Bize ile Bağlan

ANALİZ

ABD istihbaratının Afganistan’daki başarısızlığının nedenleri

Yayınlanan

aktif

ABD istihbaratının Afganistan'daki başarısızlığının nedenleri

ABD’nin 7 Ekim 2001 tarihinde başlayan Afganistan’a müdahalesi 20. yılını doldurduğu 2021 yılında sona erdi ve ABD’nin Afganistan’dan çekilme süreci 31 Ağustos 2021 tarihi itibarıyla tamamlandı. ABD’nin Afganistan’a müdahalesi, 11 Eylül 2001 saldırılarının ardından, dönemin ABD Başkanı George W. Bush’un “önleyici müdahale stratejisi” kapsamında “Terörizmle savaşmak için Afganistan’a gidiyoruz” beyanıyla başladı. Bush’un “önleyici müdahale stratejisi”, Afganistan’da yerleşik El Kaide unsurlarının yok edilmesi ve Usame bin Ladin’in yakalanması ve öldürülmesi hedefine odaklanmaktaydı. Bu strateji kapsamında terör unsurları, herhangi örgütsel eylem veya saldırı gerçekleştirmeden önce kaynağından yok edilmeliydi.

Bush yönetimi, 2001 yılında müdahale başlamadan önce Taliban rejimine “topraklarında saklanan tüm El Kaide liderlerini” ABD yetkililerine teslim etmeleri konusunda bir ültimatom verdi. Bu ültimatom kapsamında Bush tarafından Taliban yönetimine, bu talebi gerçekleştirmemesi halinde El Kaide ile aynı kaderi paylaşacakları, yani yok edilecekleri tehdidi savrulmaktaydı. Taliban yönetimi bu tehdidi görmezden geldi. 18 Eylül 2001’de ise 11 Eylül saldırıları kapsamında ABD’ye saldırmaktan sorumlu olanlara karşı güç kullanılmasına izin veren ve Cumhuriyetçiler ile Demokratların birlikte destek verdikleri bir karar yasalaştırıldı. Sonunda ise ABD’nin Afganistan’a müdahale süreci, Bush iktidarı tarafından başlatıldı.

Afganistan’daki sarp dağlık bölgenin kontrolü, denetimi ve gözetimi büyük zorluk arz eder. Bu durum ABD’nin sofistike sinyal istihbaratı (SIGINT) ve elektronik istihbarat (ELINT) imkanlarını verimli kullanamamasına neden olmuştur. Bu coğrafyanın zor şartları aynı zamanda, ABD istihbaratının SİHA ve İHA kabiliyetini de sınırlamıştır

Öte yandan çekilme süreci devam ederken, 26 Ağustos 2021 tarihinde iki intihar bombacısı tarafından Kabil Havaalanı’nın güvenliğinden sorumlu ABD askerlerine bir saldırı gerçekleştirildi. ABD Merkez Kuvvetler (CENTCOM) Komutanı Orgeneral Kenneth F. McKenzie tarafından yapılan açıklamada, Afganistan’da Kabil Havaalanı çevresinde iki bombalı saldırı gerçekleştiği, saldırıda 12 ABD askerinin ve en az 60 sivilin öldüğü, bu eylemde ayrıca 15 ABD askerinin ciddi şekilde yaralandığı açıklandı. Saldırıyı ise DEAŞ terör örgütünün Horasan grubu üstlendi.

Saldırı ile gerek tüm dünyada gerekse de ABD kamuoyunda ABD’nin Afganistan stratejisinin genel seyrinin yanı sıra özellikle ABD istihbaratının neden Afganistan’da başarısız olduğuna dair yoğun bir tartışma süreci yaşandı.

Aslında, Afganistan’da sadece ABD İstihbarat Topluluğu değil, ABD’nin tüm Afganistan stratejisi ve bu strateji kapsamında bu ülkede görev yapan tüm kurumsal yapıları büyük bir başarısızlık yaşadı. Fakat konuyu istihbarat tekniği açısından değerlendirecek olursak, öncelikle istihbaratın tanımı ve bu tanım kapsamında terörle mücadelede (kontr/terörizm) istihbaratın kullanımına dair bazı kavramların ele alınması gerekiyor.

İstihbarat kavramının birçok tanımı yapılabilir. Ama genel bir anlayışı temsil etmesi bakımında Milli İstihbarat Teşkilatı’nın (MİT) internet sayfasında yer alan tanım kapsayıcı ve isabetlidir. Bu çerçevede istihbarat; “haberlerin (ham bilgilerin) işlenmesi (tasnif, kıymetlendirme, yorum) sonucu üretilen bir ürün veya bilgi” şeklinde tanımlanabilir. Bu tanım dahilinde ise terörle mücadelede, yani kontr/terörizmde istihbarattan istifade edilmesi, istihbaratın toplanması, analiz edilmesi ve müşteriye sunulması süreçlerinin;

  • Bir terör örgütü ile ilgili acil istihbarat ihtiyaçları haricinde, karar vericiler için uzun vadeli bir perspektif ve öngörü sağlanması: Örneğin, ABD’nin Afganistan’dan çekilmesi sonrasında, bu ülkede meydana gelebilecek siyasi istikrarsızlığın seyri hakkında isabetli istihbari analizlerin yapılması ve bu analizlerin siyasi iktidara servis edilmesi;
  • Karar vericilerin terör örgütlerine karşı izleyeceği stratejiler hakkında doğru kararları almasına yönelik süreçlerin desteklenmesi, yani karar vericinin en optimum politikaları oluşturmasının temin edilmesi: Örneğin, ABD Başkanı’nın gelen istihbarat kapsamında, en uygun çekilme takvimini uygulamaya koyması;
  • Bir terör örgütü tarafından düzenlenebilecek olan eylemlerin engellenmesi, eylem planlayıcılarının ve eyleme iştirak eden unsurların etkisiz hale getirilmesi: Örneğin, Kabil Havalimanı’nın korunma görevi sırasında bir saldırı olup olmayacağının önceden ve tüm detayları ile haber alınması;

amaçlarına odaklanması gerekmektedir.

Görüldüğü üzere, başarılı bir terörle mücadele stratejisi kapsamında planlanan istihbari faaliyetlerin gelecekte meydana gelebilecek risk ve tehditleri önceden kavrama, yani bu tehdit ve risklerin ortaya çıkarabileceği sorunları ulusal çıkarlar kapsamında nihayetlendirme odaklı olması önem arz ediyor. Bu itibarla, terörle mücadelede istihbaratın temel fonksiyonları, karar vericilerin karar alma süreçlerinde en az hatayı yapmaları için gerekli olan çözümleri üretmesi ve terör eylemlerini önceden haber alarak, engellemesidir.

Terörle mücadelede istihbari çalışmalar, hedef terör örgütüne hulul etme/sızma (penetre etme), terör örgütünün faaliyetlerini engelleme, terör örgütlerini çökertme amaçlarına göre planlanmalı. Bahse konu amaçlar, ABD istihbaratının Afganistan’daki faaliyetleri örnek alınarak irdelenmesi halinde ise; El-Kaide ve türevi unsurları tespit etme, bu unsurlara hulul etme (sızma), bu unsurlar ve eylemleri hakkında bilgi temin etme ve bu eylemlerin engellenmesi şeklinde sıralanabilir. Yani söz konusu aşamalar; (1) Tespit, (2) Hulul Etme/ Sızma, (3) Bilgi Temini, (4) Engelleme veya nihayetlendirmedir.

Peki, ABD istihbaratı yukarıda belirtilen kavramlar ve hedefler dahilinde, neden Afganistan’da etkili bir istihbarat toplama stratejisi temin edememiştir? Bu soru başka bir şekilde de sorulabilir. Bilindiği üzere Afganistan, “imparatorluklar mezarlığı” olarak anılır ve dünyanın en zorlu coğrafyalarından birine sahip olan bu ülke, geçmişte İngilizler veya Sovyetler gibi ve günümüzde ise ABD gibi küresel güçlerin yenilmez (!) ordularına büyük hezimetler yaşatmıştır. Peki, bu ülkeyi “fethedilemez” kılan, bu coğrafyada etkili bir istihbarat ağı kurmayı zorlaştıran faktörler nelerdir?

İlk olarak görselde görülen sınır, yaklaşık 100 yıl önce İngilizler tarafından masa başında çizilmiştir. Afganistan’daki etnik çeşitlilik çok fazladır ve bu çeşitlilik birbirinden doğal olmayan sınırlarla ayrılır. Ülkede çok sayıda etnik grup bulunduğundan bir birlik bulunmuyor. Bu gruplar ise kimliklerini korumak için içe kapanık halde yaşamışlardır. Yani Kabil’deki yerli veya yabancı bir yönetimin ülkeye hâkim olması çok zor. Ayrıca söz konusu her etnik grubun kendi öncelikleri bulunuyor. Yani ABD istihbaratının bir etnik grupla yaptığı iş birliği, çoğu zaman diğer grubun çıkarlarına ters düşmüştür. Bu kadar fazla etnik çeşitlilik, ABD istihbarat servisi personeli için temel gereksinim olan yerel dillere hâkim olmayı da zorlaştırmıştır. Bilindiği üzere yabancı bir ülkedeki istihbari faaliyetin başarısı büyük oranda yerel dili de kullanabilen istihbarat personelinin sahadaki somut kabiliyeti ile doğru orantılıdır.

Bununla birlikte, Afganistan’daki sarp dağlık bölgenin kontrolü, denetimi ve gözetimi büyük zorluk arz eder. Bu durum ABD’nin sofistike sinyal istihbaratı (SIGINT) ve elektronik istihbarat (ELINT) imkanlarını verimli kullanamamasına neden olmuştur. Bu coğrafyanın zor şartları aynı zamanda, ABD istihbaratının SİHA ve İHA kabiliyetini de sınırlamıştır. Ayrıca Afganistan’ın zor coğrafyası sürdürülebilir bir tedarik zinciri kurmayı imkânsız hale getirmiş ve ABD istihbarat personellerinin haber ağıyla düzenli iletişim kurmasını zorlaştırmıştır. ABD istihbarat servisi personelleri için bölgeler arası seyahat de zor ve tehlikeli hale gelmiştir. Bu faktörler istihbarat personelini saldırı veya kaçırılma girişimlerine karşı daha sıkı tedbirler almaya itmiş, bu durum da ABD’nin istihbari faaliyetlerinin süratini, dolayısıyla topluma hulul etmesini zorlaştırmıştır.

Bu faktörlerin yanı sıra tarihsel süreç içinde Afganistan’a gelen ve yerel hassasiyetleri hiçbir şekilde kavrayamayan yabancılara karşı oluşan ön yargı ve İslami gelenekler, halkın yabancılara mesafeli olmasına neden olmuş, bu durum ise ABD istihbarat personelinin yerel halkla sağlıklı ilişki kurmasını zorlaştırmıştır. Bu nedenle sıklıkla yerel iş birlikçilerden istifade edilmiş, bu durum ise harcamaları artırmak suretiyle bütçe sorunlarına, amatör tutum ve davranış içinde olan bazı yerel personelin de güvenlik zafiyetlerine yol açmasına neden olmuştur.

Ayrıca, Afganistan’ın mahrumiyet şartları ve bu bölgedeki kısıtlı imkanlar ABD’li istihbarat personelinin yerel şartlara ve coğrafyaya adaptasyonunun zaman almasına neden olmuş, adaptasyon sağlandıktan sonra ise söz konusu istihbarat personelinin görev süresinin sonuna yaklaşılmıştır. Genel olarak istihbarat personellerin, mahrumiyet bölgelerinde görev sürelerini uzatmak çeşitli handikapları beraberinde getirebiliyor. Bir istihbarat personeli bu konularda eğitimli bir şahıs olmasına rağmen, aralıksız olarak uzun bir süre mahrumiyet alanlarında görevlendirilmesiyle motivasyonunu kaybedebilmekte ve istihbari açıdan büyük güvenlik zaaflarına meydan verecek hatalara neden olabilmektedir.

CIA tarihinin en büyük fiyaskolarından biri

Yukarıda analiz edilen hususlar dahilinde ABD istihbaratının Afganistan’daki başarısızlığıyla ilgili somut bir vakadan da bahsetmek isabetli olacaktır. Bu vaka ise 2009 yılında gerçekleşen ve ABD dış istihbarat servisi CIA tarihinin en büyük fiyaskolarından biri olarak da kabul edilen Camp Chapman saldırısıdır.

Olayın kahramanı Filistin asıllı Ürdünlü bir doktor olan Humam Halil Ebu Mulal el-Belevi’dir. Anılan tıp eğitimini de Türkiye’de almıştır. Eşi de bir Türk olan bu şahıs, 7 CIA ve 1 Ürdün istihbarat personeli ile 1 Afgan görevlinin ölümüne neden olan bir intihar bombacısıdır.

Belevi, Türkiye’deki eğitimini tamamladıktan sonra, Ürdün’e gelmiş ve bir Filistin mülteci kampında çalışmaya başlamıştır. Belevi, El-Kaide’ye yakın sosyal medya paylaşımları kapsamında CIA tarafından mimlenmiştir. CIA şahısla ilgili Ürdün Servisi’ne iş birliği için talepte bulunmuştur. Bunun üzerine Ürdünlüler Belevi’yi hemen tutuklamıştır. Tutukluluk esnasında Belevi, uzun süre hapiste kalabileceği şeklindeki bir şantaj ile iş birliğine zorlanmıştır. Belevi, teklifi kabul etmiş gibi gözükse de aslında ilk andan itibaren kafasındaki planı uygulamaya başlamıştır. Bu plan, en uygun zamanda mümkün olduğunca çok CIA görevlisinin öldürülmesini veya kaçırılmasını sağlamaktı. Belevi, bunun için CIA görevlilerinin güvenini kazanması gerektiğini biliyordu. Uzun süre CIA görevlilerinin istediklerinden de fazlasını yapmıştı. Hatta CIA’in talimatı ile El-Kaide lideri Zevahiri ile de temasa geçmişti. Kendisi gibi bir doktor olan Zevahiri ile yakınlaşması zor olmamıştı.

Belevi, ilk temastan itibaren Zevahiri’ye CIA ile olan irtibatını anlatmıştır. Zevahiri’nin de desteği ile Afganistan’la ilgili bazı önemli bilgileri maksatlı olarak CIA’e aktarmıştır. CIA görevlilerinin Belevi’ye duyduğu güven artık sarsılmaz hale gelmiştir. O derecede ki, bir görüşme için gittiği CIA’in Khost’taki istasyonuna üstü aranmadan girmeye başlamıştı. Bu durum istihbarat tekniği açısından çok büyük bir hatadır. Belevi, CIA istasyonuna son gidişinde ise üzerindeki canlı bomba yeleğini patlatarak 10 istihbarat personelinin ölmesine yol açmıştır.

Görüldüğü gibi ABD’nin Afganistan yenilgisinin ardında istihbari yanılgılarının payı önemli yere sahiptir.

[Bursa Teknik Üniversitesi’nde görevli olan Doç. Dr. Ali Burak Darıcılı çalışmalarını istihbarat, siber güvenlik, terörizm, teknoloji-güvenlik etkileşimi alanlarında sürdürmektedir]

ANALİZ

Alman pragmatizmi Kiev’den döndü

Yayınlanan

aktif

Yazar

Alman pragmatizmi Kiev'den döndü

Prof. Dr. Kemal İnat, Almanya’nın eleştirilere mevzu olan Rusya-Ukrayna politikasını AA Analiz için kevrene aldı.

***

Rusya’nın Ukrayna’ya hücumsı sonucu yaşanmış olan cenkın başta Avrupa olmak suretiyle internasyonal politikae etkiinin ciddi boyutlarda olacağı tahmin ediliyordu. Fakat Almanya’nın cenk sebebiyle yaşanmış olan gelişmelerden bu aşfakat etkilenmesi beklenmiyordu. Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier’in Polonya ve Baltık ülkeleri önderleriyle Kiev’e dayanışma ziyaretinde byücenma isteğinin Ukrayna Devlet Başkanı Vladimir Zelenskiy tarafınca geri çevrilmesi, Berlin’in Rusya-Ukrayna politikasının Almanya için doğurduğu negatif neticeleri gösterdi. Mevcut koalisyon yargıetinin olmasıyla birlikte ilkinki federal yargıetlerin de Rusya politikası mevzusundaki yanılgıları Berlin’in bu duruma düşmesine niçin oldu.

Rusya’ya karşı oluşturulmaya çalışılan ittifakın ana mbayındırı ABD’ye ne kadar güvenılebileceği sualsu Berlin’in işini zorlaştırıyor.

Koalisyondaki ihtisözler

SPD’li Şansölye Osöz Scholz başkanlığındaki federal yargıet, en başlangıcından beri Rusya saldırganlığı karşısında en doğru tavrın iyi mi biteceği mevzusunda ciddi sualnlar yaşıyor. Koalisyon ortakları Yeşiller ve FDP ile içinde bu mevzuda mühim görüş ayrılıkları var. Federal Meclis (Bundestag) Savunma Komisyonu Başkanı FDP’li Marie-Agnes Strack-Zimmermann, Ukrayna stratejisini, başkanı olduğu komisyon önünde açıklfakatsı için Şansölye Scholz’a bir çağrı mektubu gönderdi. Bu mektup, mütevazcaıce Strack-Zimmermann’ın değil, koalisyonun küçük ortağı FDP’nin de Scholz’ün Rusya-Ukrayna cenkına dair stratejisini anlfakatdığının ya da tasvip etmediğinin işareti olarak okunabilir.

Bir öteki koalisyon ortağı Yeşiller milletvekili ve Bundestag’ın Avrupa Komisyonu Başkanı Anton Hofreiter de bir tv programında verdiği demeçte, “Almanya’nın yapmış oldurımları ve tabanca teslimatını frenleyen tutumu yüzünden cenkın uzfakatsı risdüşmanlığın artmasından” yakınma ediyor. Yeşiller ve FDP’den gelen bu eleştirilere karşılık Şansölye Scholz, Alman yargıetinin elindeki aslına bakarsanız yetersiz olan tabancaları Ukrayna’ya göndermesi durumunda kendisinin NATO yükümlülüklerini karşılayfakatyacak duruma düşeceği argümanıyla daha oldukça tabanca sevkiyatına karşı direniyor. Buna karşılık gene Yeşiller partisine mensup Dışişleri Bakanı Annalena Baerbock, Ukrayna’ya ağır tabancaların gönderilmesi mevzusunda ısrar eden bir politika izliyor.

Rusya politikasında vazcaifelilar

Ukrayna Savaşı, daha yeni kurulan Alman federal yargıeti içinde derin bir çatlak oluşturmuş durumda. Yeşiller ve FDP, Rusya’ya karşı daha sert bir politika izlenmesi gerektirme etmiş olduğuni savunurken SPD hala temdüşmanlığı elden bırakmfakat kaygısı içinde. SPD’nin koalisyon ortaklarını kızdıran bu davranışlarında ölçülü politikasının arkasında yatan temel niçin ise Almanya’nın Rusya politikasında gömleğin ilk düğmesini daha baştan yanlış iliklemesi yatıyor. Bu mevzuda ise mütevazcaıce SPD’yi değil, ilkinki yargıetlere koalisyon ortağı olarak katılmış tüm partileri kabahatlfakatk gerekir. Bu durumda 16 yıl ülkeyi yönetmiş Merkel’in partisi CDU da, onun Bavyeralı küçük ortağı CSU da, SPD’li Schröder’in başbakanlığı esnasında koalisyon ortağı olan Yeşiller de, CDU’nun en sevbilimselş olduğu koalisyon ortaklarının başlangıcında gelen FDP de Almanya’nın sualnlu Rusya politikasına katkıda byücenmuş ya da minimumından itirazca etmemiş partilerdir.

Hepsi Almanya’nın ve Avrupa’nın enerji mevzusunda Rusya’ya bağlarımlı olmasına katkıda byücenmuş koalisyon yargıeti ortaklarıdır. Şimdi Litvanya ziyaretinde Dışişleri Bakanı Baerbock’un yıl sonuna kadar Rusya’dan petrol ithalatını ve 2024 ortasına kadar da organik gazca ithalatını sıfırlfakatktan bahsetmesi inandırıcı gelmiyor. Zira bu bağlarımlılığın bu süre içinde ortadan kaldırılması mümkün değil. Baerbock’un mensup olduğu Yeşiller’in kyaşam ve nükleer enerjiyi reddeden politikaları ise “Almanya içeride enerji üretmeden Rusya’dan enerji ithalatını kesmeyi iyi mi başaracak?” sualsunun haklı olarak suallması sonucunu doğuruyor.

Almanya’nın yanlış Rusya politikasında öteki partilerin de mühim vazcaifeliluğu olsa da bu mevzuda en fazcala eleştirilen parti SPD’dir şüphesuz. Bunun temel sebebi ise, biri bugün halen gorevde olan SPD’li iki mühim adın Rusya önderi Putin’le olan yakınlığıdır. Bugünkü Cumhurbaşkanı ve partisi SPD’nin Hıristiyan Birlik Partileri ile kurduğu Büyük Koalisyon yargıetleri dörutubetlerinde sekiz yıl süresince federal dışişleri bakanı olarak gorev meydana getiren Steinmeier, Putin’in saldırgan politikalarına karşı Almanya’nın izlediği yumuşak politikanın en mühim baş yapıcılarından. Steinmeier, Ukrayna rotasını bypass etmesi öngörülen Kuzey Akım 2 organik gazca boru hattının da en büyük savunucularından. Rusya’nın Kırım’ı ilhak edip Donbas bölgesini Ukrayna’dan koparmaya çalmış olduğu 2013-2017 sürecinde de Alman Dışişleri Bakanı Steinmeier idi. Nisan ayı başlangıcında yapmış olduğu bir açıklfakatda, kendisi de Rusya mevzusunda hatalar yapmış olduğunı ve “Kuzey Akım 2 mevzusunda ısrar eden olmasının açık bir hata” byücenduğunu kabul etti.

Rusya-Ukrayna Savaşı daha yeni kurulan Alman federal yargıeti içinde derin bir çatlak oluşturmuş durumda.

Putin’i cesirlıklendiren Alman önderler

Putin ile yakın ilişkileri sebebiyle Almanya’da eleştirilerin odağında olan bir başka isim ise eski Şansölye Gerhard Schröder’dir. Steinmeier’den değişik olarak, Rusya mevzusunda yanlış yapmış olduğunı düşünmeyen Schröder, halen Putin ile yakın ilişkilerini sürdürüyor ve tüm eleştirilere karşın Rus enerji devi Rosneft’in Denetleme Kuryüce Başkanlığına da ilaçm ediyor. Almanya benzer halde, AB’nin önder devletlerinden birinde yedi yıl başbakanlık yapmış birinin Rusya ile bu kadar yakın ilişkilere girmesi, Putin’in saldırganlığı arttıkça gerek içeride gerekse dışarıda SPD ve Almanya’ya yönelik tepkiyi artırıyor. Özellikle Ukraynalı önderler ve bu ülkenin Almanya büyükelçisi, kimi süre dış ilişkiler uzmanıik nezaket kaidelarını da aşarak Almanya’ya sert kabahatlfakatlarda byücenuyorlar. İzlediği yanlış politikalarla Putin’i cesirlıklendiren adam oyuncularin başlangıcında gelmekle kabahatladıkları Almanya’nın, bu hatalarını tesözi etmek yerine şimdi de Ukrayna’ya ağır tabanca sevkiyatı ve Rusya’ya karşı yapmış oldurımların daha da ağırlaştırılması mevzusunda engelleyici ya da kararsız bir tutum içinde olduğu eleştirisinde byücenuyorlar.

Almanya’nın uzun yıldir izlediği ve genel olarak ciddi kazcaanımlar elde etmesini elde eden pragmatik politika Rusya-Ukrayna Savaşı ile kim bilir en ciddi sınavdan geçiyor. Daha evvel pragmatik çizgileriyle Almanya’nın yararsına adımlar attıklarında alkışlanan politikaçiler şimdi ilkesiz olmakla kabahatlanıyorlar. Hatta bu kabahatlfakatlar geriye doğru giderek bu politikaçilerin geçmişteki politikaları sebebiyle eleştirilmelerine de yol açabiliyor.

Kuzey Akım 2 örneği

Bu yeni anlayışta artık Kuzey Akım 2 boru hattının inşa edilmesi, Rusya saldırganlığının teşvik edilmesi ve Ukrayna’nın parçalanmasına onay verilmesi olarak görülüyor. Halbuki geçmişteki pragmatik yaklaşım açısından bakılmış olduğunda, bu boru hattı Almanya’yı Ukrayna hattında oluşabilecek risklerden koruyacak ve Avrupa gazca piyasasında mühim oyunculardan biri meydana getirecek yararlı bir proje olarak görülüyordu.

Buna karşılık ABD ve başta Polonya ve Baltık ülkeleri olmak suretiyle Rusya’nın sert politikalarından rahatsız olan biroldukça adam oyuncu ise bu boru hattının inşasına karşı çıkıyordu. Süreç içinde Rusya’nın saldırganlığı arttıkça Almanya içinden de karşı çıkanlamış olurın sayısı artmaya başlasa da CDU-SPD koalisyon yargıeti “Almanya’nın çıkarları için yararlı” görmüş olduğu projeyi her platbiçimda tavizsiz bir halde müdafaya ilaçm etti. Rusya’nın Kırım’ı ilhakı ve Donbas bölgesini Ukrayna’dan koparmaya yönelik saldırganlığı Alman federal yargıetinin bu tavrını değişim yapmamişti. Ancak gelinen noktada Rusya’nın tüm Ukrayna’yı hedef alan hücumsı, 5 milyonu aşan Ukraynalı sığınmacı problgüvenılirinin ortaya çıkması ve Putin’in Ukrayna’nın ötesine uzanacak şekilde Avrupa’nın güvenliğini tehdit edecek politikalara yönelme riski Berlin’i Moskova karşısında politikasını sertleştirmeye zorladı. Bu durumda Kuzey Akım 2 projesinde ısrar edilmesi artık Almanya’ya yarar değil zarar veren bir politika olarak kendini gösterdi. Yeni gelen koalisyon yargıeti Almanya’nın bu mevzudaki politikasını değiştirip aslen inşası tfakatmlanmış boru hattını dörutubet dışı bırakma sonucu aldı. Fakat bu politika değişikliği Alman Cumhurbaşkanı Steinmeier’in Kiev’de istenmeyen önder olarak görünmesini engelleyemedi.

Bir Avrupa ülkatii hedef alan Rusya saldırganlığı sonucu Batı’da oluşan yeni atmosışık, Batı blokuna mensup ülkelerin artık kolektif sualmluiyet içinde hareket etmelerini, kendi çıkarlarını bir kenara bırakıp Rusya’ya karşı inşa edilmeye çalışılan müdafa hattına destek vermelerini gerektiriyor. Bugüne kadar kendi çıkarlarını her şeyin üstünde (über alles) tutan pragmatik Almanya ise bu yeni atmosışıke ayak uydurmakta zorlanıyor. Uluslararası İlişkiler bilimi açısından bakılmış olduğunda ise şu anda Rusya’ya karşı oluşturulmaya çalışılan ittifakın ana mbayındırı ABD’ye ne kadar güvenılebileceği sualsu da Berlin’in işini zorlaştırıyor.

***

[Prof. Dr. Kemal İnat, Sakarya Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesidir]

*Makalelerdeki düşünceler yazcaarına ilişkintir ve Anadolu Ajansının editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Devamını görüntüle

ANALİZ

Dr. Onur Urazca, hukuki açıdan sözde soykırım iddialarını kıymetlendirdi

Yayınlanan

aktif

Yazar

Dr. Onur Uraz, hukuki açıdan sözde soykırım iddialarını değerlendirdi

Hacettepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Görevlisi Dr. Onur Urazca, Ermenilerin sözde soykırım iddiaları, soykırımın tarifı, internasyonal hukuktaki örnekleri ve bu hususta Batı’nın çelişkilerine dair sualları yanıtladı.

Soykırım kabahatunu kim tariflıyor?

Soykırımın iki değişik tarifından bahsyazcaınsalliriz. Çünkü soykırımın asla politik olmayan bir çıkış noktası var. Bir Polonya Yahudisi olan hukukçu Raphael Lemkin’in bulmuş olduğu bir kavram aslına bakarsak bu. Lemkin, 1944 zfakatnındeki Axis Rule kitabında dokuzuncu bölümde Yunancadan “genos” ve Latince “caedo” iki kelimeyi birleştirerek bu terimi byüceyor.

Daha sonrasında 1946 yılsinde BM Genel Kuryüce’nun bir sonucuyla ilk kez resmi belgelere giriyor. 1948 yılsinde da hukuken tfakatmlanıyor. Örutubetli kısım şu; Lemkin’in yapmış olduğu tarifla bizim hukuken haiz olduğumuz tarif kapsam olarak birbirinden değişik. Lemkin’in tarifı ziyadesiyle geniş. Tarihsel bağlamda biroldukca şeyi kapsıyor. Eğer Lemkin’in tarifı kabul etseydik bugün biroldukca şeye soykırım diyebilirdik. Fakat günün sonunda en mühim farkımız, sualmuz aslına bakarsak şu: Soykırım bir hukuki tarif mıdır, yoksa bir cemiyetsal olgu ve sosyolojinin, tarih biliminin mevzusu mudur? Kesinlikle ilki.

Soykırımın hukuki anlamda net tarifı nedir?

Bizim uyguladığımız hukuken takip etmiş olduğumiz tek bir tarif var: 1948 sözleşmesi. Roma Statüsü ile tekrar teyit edildi, asla değiştirilmedi. Belki de en uzun süredir aynı kalan tarif ve bu tarifda oldukca net şekilde soykırım kabahatunun çerçevesi çiziliyor.

Asıl soykırımı ayırt eden şey hukuki bağlamda ve tek geçerliliği olan tarif bağlamında “kasıt”. O da şu şekilde tariflıyor: Bir grubu kısmen ya da tümüyle -ki dört grubu mütevazcaice korur; milletal, ırksal, dini ve etnik gruplar- ya da kasten yok etmek kastıyla bu fiillerden birini işlerseniz der tarif. Asıl ayırt edici ve bulmamız gereksinim duyulan nokta bu. 1915 vakaları hususunda da niçin mesela Ermeni savlarını korumak için çaba sarfeden kimseler hukukun hep haricinde kalıyorlar? En mühim sebeplerinden biri de bu.

Bu tarif mevzusunda maalesef ikimiz de hata yapmış olup işi oldukca fazcala cemiyetsal bilimlere, tarihe taşımış olduğumız anda aslına bakarsak Ermenilerin daha güçlü olduğu noktaya taşımış oluyoruz. Ama genel olarak oldukca politize edilen bir şey soykırımın tarifı.

Ermeniler soykırımın hukuki tarifını görmezden mi geliyor?

Zaten Ermeni savini ve savını kullanan kimselerin hukuki tarifa başvurma şansı yok. Bo şekilde bir talepleri de yok. 1944’te ilk kez ortaya atılmış, 1946’da hukuki metinlere girmiş, 1948’de de hakkaten bağlayıcı şekilde bir metne dökülmüş internasyonal hukuk bağlamındaki bir terimi iyi mi oluyor da siz 1915’e geri yürütüyorsunuz? Bunla ilgili de zorladıkları oldukca bölgeler var fakat aslabiri makul açıklfakatlar değil. O yüzden ilaçmlı önlerinde bu engel olacak.

Yahudi Soykırımını ve 1915 vakalarını aynı kefeye koymak çelişki değil mi?

Bu genel bir münakaşa mevzusu aslına bakarsak. Hatta Yehuda Bauer şeklinde bazcaı meşhur akademisyenler şunları da söylüyorlar: “Nazcai soykırımı tekil bir vakaydı. Asla benzeri yaşanmayacak. Bizce Holokost ile soykırım kavram deliğini ayırmalıyız.”

“İkisi aynı yere mevzulfakatz” diye bir iddia da var. Bu bağlamda bunu da düşünebiliriz fakat bu karşılaştırma her daim yapılıyor, “o o şekildeyse, bakın bu bo şekilde değildi” diye. Halbuki biz minimumından hukuki bağlamda oldukca da fazcalaha kvaka, daha matematiksel bir biçimülle düşünüyoruz, bu var mıydı yok muydu?

Soykırım kastı bağlamında esasen Nazcai Almanyası’nın belgeleri ortada. Hiçbir şey yoksa Hitler’in yazcadıkları, “Kavgam” kitabında so şekildedikleri ortada. Kasta dair aslabir sual işaretinin olmadığı iki vakadan biri bu. Diğeri de Ruanda’dır. Ruanda’da da net bir halde kasıt bellidir.

Ama öteki vakaların tümünde bugüne dek mahkeme önüne gelmiş Srebrenitsa şeklinde kasıt, hep bir sual işareti oldu. Bununla ilgili de bazcaı mahkemeler zorunluen teoremler geliştirmeye çalıştı. Bunlardan en mühimsi de şu: Diyorlar ki bo şekilde net bir belge, kasıt bulfakatdığımız zfakatn, biz vakasın tümüne bakarız, vakasın tümünden yapılabilecek tek çıkarım, soykırım kastı olduysa o zfakatn soykırım kastının var byücenduğunu so şekildemektir. Çünkü bunu direkt olarak bulmamız oldukca zor.

Şunu da ziyadesiyle tarihçilerimize tavsiye ediyorum. Bu sayı, kaç kişi yaşamını yitirdi-etmedi, kaçı göç etti-etmedi şeklinde münakaşalar hukuk nezdinde oldukca makul münakaşalar değil. Çünkü bu biçim şeylerin örutubeti yok. Bizim için en mühim şey -kvakaçe bir biçimülasyon olarak so şekildeyeyim- kasıt var mı yok mu? Gerek göç fiilleri, gerek orada yaşanmış olan ikincilhsiz bazcaı ölümler bo şekilde bir kasta binaen mi oldu, olmadı mı? Bunun için de genel resmi çizip genel fotoğraf içinde tek çıkarımın bu kasıt olfakatyacağını kanıtlfakatmız lazcaım. Bunun için elimiz oldukca güçlü. Biz aslına bakarsak yanlış bölgelerde dolyad ediyoruz. Bu işi hukuka çekmek ilaçmlı bizim pozitif yanlamış olurımıza. Bunu Türkler, Osmanlı kasten mi yapmış oldu diye suallmalı. Bir yıl ilkin Sarıkamış’ta olanlamış olurı biliyorsunuz ki. Kendi askerlerine iaşede sualn yaşayıp kaç tane askerimiz şehit oldu, yitirdik. O dörutubetdeki Osmanlı Devleti’nin durumunu da düşünmek lazcaım.

Soykırım mevzusunda Batı’nın çelişkileri neler? Soykırım terimi siyasal saiklerle kullanılıyor mu?

Buradaki en mühim çelişki bu işi politize etmek fakatcıyla ilaçmlı kullanılması. Yani hukuki tarifın ilaçmlı bir kenara bırakıldığını ve işin içine politikain girmiş olduğuni görüyoruz. Bir parlamento, bir internasyonal ceza hukuku terimiyla ilgili iyi mi karar alabilir? Bu bağlamda oldukca siyasal bağlamda kullanıldığını rahatça so şekildeyebiliriz.

Her toplu ölüm soykırım değildir. Bu terimin bu kadar liberal şekilde kullanılmfakatsı lazcaım. Kullanılınca ve hukukun dışına çıkınca ne şeklinde sualnlar byücenduğunu görüyoruz. Biden’ın Ukrayna ile ilgili “Rusya’nın yapmış olduğu soykırımdır” açıklfakatsına Macron’un cevabı, “Bir dakika derhal bo şekilde kullanmayalım. Bu hukuki bir kavramdır.” oldu.

Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu demek durumunda kalıyoruz. İş 1915 vakalarına ulaşınca derhal parlamento sonucu alabiliyorsunuz ki, siyasal olarak buna soykırım diyebiliyorsunuz ki, fakat şu an başka bir siyasal konjonktür olduğundan “Soykırım hukuki bir tarifdır, hukuki bir kavramdır, bo şekilde diyemeyiz.” diyorsunuz.

Suriye’de yaşanmış olanlamış olurda, göçmen krizinde asla kıymetlendirilmeyen ortaya bile atılmayan bir kavram soykırım. Ne hikmet ise oldukca da fazcalaha minör vakalarda tfakatmen siyasal konjonktüre bağlı olarak ansızın ortaya atılıyor.

Myanmar’da, Uygurlar mevzusunda da oldukca liberal ve süratli şekilde kullanıldığını görüyoruz. Allah’tan o iki mevzu içinde bilözgüsa Myanmar için yargı süreci ilaçm ediyor, sakinleşti oradaki so şekildemler. Ama söylediğim şeklinde kullanırken oldukca dikkat edilmesi gereksinim duyulan bir kavram. Siyasileştirilmekten uzak durulması gereksinim duyulan bir kavram, lakin kezatle, ısrarla siyasalleştiriliyor.

1915 vakalarına “soykırım” diyen Avrupa kabahat ortağı mı arıyor?

Almanya’nın kendisine bir kabahat ortağı aramış olduğuna dair oldukca fazcala iddia ve düşünce var. Fransa’yı da bu işin içine katabiatl olarakliriz. Almanya bilözgüsa son dörutubetde Afrika’da yapmış olduğu bir soykırım iddiasıyla ilgili (1909 yılsindeki bir vakayla ilgili) tazcamdirenme ödedi. Ama ısrarla bunun soykırım kabahatu olmadığını söylüyor. “Yaşananlamış olurdan dvakası aslır diliyoruz fakat biz soykırım yapmadık” diyor. Enteresan şekilde işin kenarından kıyısından dolaşmaya çalışıyorlar. Almanya, dünya üstünde en küçük bir şey olsa bu insan hakları ihlali, soykırım deyip öne atılıyor. Yaptıkları bir başka zekice politik hamle de Nazcai Soykırımı. Biz bile Nazcai Soykırımı diyoruz. Halbuki iş 1915 vakaları olunca Batılılar, Türkleri başka vakalar olduğunda Sırpları, doğrusu ilaçmlı bir milleti kabahatluyor. Orada ise “Tatlı Almanlamış olur bir şey yapmadı, Nazcailer yapmış oldu”. Sanki oyu veren Almanlamış olur değildi? Sanki Hitleri iktidara getiren Almanlamış olur değildi. Sanki o işleri meydana getiren Almanlamış olur değildi. Lakin tüm bakılmış olduğunda oldukca zekice bir politik hamleyle Almanlamış olurı ve Nazcaileri birbirinden ayrıştırdıklarını görüyoruz. Kimse Alman soykırımı demiyor, hepimiz Nazcai soykırımı diyor.

Uluslararası Adalet Divanı’nın tavrı nedir?

Uluslararası Adalet Divanı’nın hem Bosna-Sırbistan hem Hırvatistan-Sırbistan davalarında almış olduğu kararlar, belli açılardan politize olmuş kararlar. Srebrenitsa soykırım olarak nitelenmesine karşın en oldukca tartışılan kararlardan biri. Lakin göç mevzusunda doğrusu 1915 vakalarına benzerlik gösteren, Vukovar şeklinde bölgelerde yaşanmış olan hadiselerde Uluslararası Adalet Divanı’nın net bir so şekildemi var. Bunlar başka kabahatları teşkil yazcaınsallir, insanlığa karşı kabahat teşkil yazcaınsallir, harp kabahatu teşkil yazcaınsallir. Samimiyetle izah edelim 1915 vakalarıyla ilgili bir mümkünlık bu münakaşaları da açabiliriz fakat ‘göçlerden bo şekilde bir kastı çıkarfakatyız’ diyor. ‘Yok etme kastı byücenduğunu çıkarsayfakatyız’ diyor Uluslararası Adalet Divanı.

1915 vakalarıyla ilgili Ermeni savları ise “Türkler göçü Ermenileri yok etmek için organize etti, bilerek yapmış oldular” diyor. Fakat bununla ilgili kanıtları yok. Türklerin, göçü bu fakatçla yapmış olduklarına dair bir kanıt yok ortada. Tarihsel olarak bakmış olduğumızda ise Sarıkamış’ta yaşanmış olan iaşe problgüvenılirinin orada da yaşanmış olduğunı görüyoruz. Gerçekten kimi zfakatn yemeğin ulaşfakatması, güvenliğin sağlanfakatması, kimi çetelerin saldırması, o tarihte biroldukca Ermeni yurttaşının yaşamını yitirmesi şeklinde vakaların yaşanmış olduğunı inkar edemeyiz. Fakat bo şekilde bir kastın çıkarımı söz mevzusu değil. Elimizdeki kanıtlerle mümkün değil.

Bu mesnetsiz iddialara karşı Türkiye ne yapmalı?

Göç ettirme kastının olduğu açık. Sevk ve İskan Kanunu ortada fakat bunun bir grubu yok etme kastı olmadığı da gene ortada. Zira kendi devletimizin içindeki bir grubu başka bir yere göç ettirdik. Yok etmek istesek niçin göç ettirelim? Burada daha siyasal ve harpın getirmiş olduğu bir kaygı olduğu açık.

Sürekli şu şekilde bir hata yapıyoruz: Kendimizi müdafaya çalışıyoruz. Hukukta iddiayı kanıtlfakat ile yükümlütir iddia eden kişi. Sürekli “Aman kendimizi aklfakatlıyız” şeklinde bir yaklaşımımız var. Hukuken elimiz oldukca güçlü. Daha rahat olmalıyız. Yurt haricinde da doğru kanallarla doğru şekilde kendimizi ifade etmeliyiz. Uluslararası alandaki politik anlatıya karşı hukuki bir anlatı ile yanıt vermeliyiz.

Türkiye’nin kendi öyküsünü kurması gerekmiyor mu?

Ermeni iddialarının internasyonal kamuoyunda tartışılmazca bir gerçekmiş şeklinde yansıtılması; Ermeni diasporasının büyük bir başarısıdır. Bununla ilgili inanılmazca bir kaynak aktarılıyor ve bu anlatı Ermeni kimliğinin temel taşı. Ermeniler büyük ve ekseriyetle diasporada yaşayan bir toplyücek. Bu toplyüceğu bir arada tutmanız gerekiyor. Diaspora da bunu yapıyor. Örneğin, Kim Kardashian Ermeni byücenduğunu mütevazcaice 1915 vakalarında hatırlıyor. Onun haricinde ABDlı kendisi, 1915 vakaları gündeme ulaşmış olduğunda “Biz Ermeni’ydik” diyor. Ermeniler, hep bir anti-Türk anlatısıyla kendi kimliklerini tariflıyorlar. Büyük devletler ile daha küçük devletleri, milletleri ayıran hususlardan biri de budur. Bir Türk, bir İngiliz bo şekilde bir acıdan kendisine kimlik devşirmez.

1915 vakalarının soykırım olduğu iddiasını her türlü yere iliştirmeye çalışıyorlar. Bunun için oldukca ciddi para harcanıyor. Bugün ABD’da eyaletler düzeyinde müfredata sokmaya çalışıyorlar. İlgili kişilerin içeride de bu mevzuyla ilgilenmesi, anlatıyı tekil tutması ve gerçeğe bağlı meblağak yürütmesi gerekiyor ki gençlerimizin de yeni kuşağın da kafası karışmasın.

Bunu mütevazcaice Ermeni diasporasının başarısı olarak görmek ne kadar doğru? Syaşamgecilik geçmişi olan ülkeler Ermenilerin anlatısını mı kullanıyor?

Bu tekil olarak bir diasporanın başarabileceği bir şey değil. Benim bu kadar param var deyip bir devlete sen bunu kabul ettiremezsin. Burada devletlerin de politik çıkarı olması gerekiyor. Başta ABD olmak suretiyle Almanya ve Fransa’nın da bunu himaye etmiş olduğuni so şekildeyebiliriz. Bilözgüsa Fransa ve ABD için bu bir iç politika vasıta-gereçsi.

Hukukun dışına çıkmış olduğunız zfakatn soykırım bir moral üstmeşhurk terimi haline geliyor. Başka devletler el vermeseydi eğer, bu Ermeni anlatısı ve diasporasının bo şekilde bir başarıya yetişme şansı olmayacaktı internasyonal düzlemde. Kesinlikle bir politika vasıta-gereçsi… O yüzden işi hukuki boyuta geri döndürmemiz gerekiyor.

İki tarafı da doygunluk edecek bir çaslım var mı?

Eğer hukuk kanalına geri dönecek olursak, esasen hepimizi doygunluk edecek bir çaslım byücenur. Ama Ermeniler asla masaya oturmayacak, şu sebeple bu so şekildem Ermenilerin temel taşı. Onun için masaya oturmayacaklar. Ben bir çaslım maalesef görmüyorum.

Devamını görüntüle

ANALİZ

İran nükleer antak kalması çıkmazcaa mı girdi?

Yayınlanan

aktif

Yazar

İran nükleer anlaşması çıkmaza mı girdi?

İran ile nükleer antak kalmanın tarafları içinde Avusturya’nın başkenti Viyana’da meydana getirilen sadece geçen ay durdurulan görüşmelerin çökmemesi için antak kalmanın tarafı Avrupa ülkelerinin sarf etmiş olduğu yoğun çabaların netice vermediği görülüyor.

Taraflar averaj 12 aydır ilaçm eden görüşmelerde nihai aşfakatya yaklaşılmış olduğuna dair iyimser açıklfakatlar yaparken antak kalmanın taraflarından Rusya, 5 Mart’ta Ukrayna cenkıyla ilgili kendisine yönelik yapmış oldurımların İran ile iş birliğine zarar vermeyeceğine dair ABD’den yazcaılı güvenceler talep etti.

İran’la antak kalmaya varılması halinde bazcaı bölge ülkelerinin, antak kalma kapsamında mali varlıkları üstündeki blokelerin kaldırılması sonrasındasında İran’a karşı yeni hazcaırlıklara girmesi gerekebilir.

Rusya’nın bu beklenmedik talebi nihai aşfakatya gelinen görüşmelerde pürüze yol açtı.

Bu gelişmeler yaşanırken AB Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, 11 Mart’ta “dış etkenler” sebebiyle Viyana’da İran nükleer antak kalmasının tekrardan uygulanması için yürütülen görüşmelerin durdurulduğunu deklare etti.

Bununla birlikte, görüşmelerin durdurulması, İran görüşme kurulinin danışmanlamış olurından Muhkamud Marandi’nin ABD’yi, “Viyana görüşmelerindeki davranışını sürpriz şekilde değişim yapmakle” kabahatlfakatsının arkasından geldi. Marandi, “Washington’un değişen davranışlarına” ilişkin ise data vermedi.

Duraklfakatnın, Rusya’nın güvence talebine çaslım bulmayı fakatçladığı so şekildendi sadece Moskova’nın 15 Mart’ta Washington’dan lüzumlu yazcaılı güvenceler almış olduğunı duyurması üstüne bu sualn kısa sürede çaslıldü. Anlaşmanın önündeki Rusya ile ilgili pürüzler ortadan kalksa da derhal derhal nükleer görüşmelerin ne süre başlamış olacağı açıklanmadı.

Bu gelişme, aylardır Avrupalı kurullerin görüşmelerde antak kalmaya varılacağına dair sergiledikleri iyimserliğin yanı sıra ABD’nin nükleer antak kalmanın “yakında” sağlanabileceğine ilişkin açıklfakatlarını boşa çıkarabileceğini gözler önüne serdi. Nitekim ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Ned Price, 4 Nisan’da yapmış olduğu açıklfakatda, nükleer görüşmelerde Tahran’la geriye kalan ihtisözleri aşabilecekleri fırsatın byücenduğunu ifade etmişti.

BM ve biroldukca ülke, 2015’te varılan nükleer antak kalma doğrultusunda Tahran’a karşı ekonomik yapmış oldurımları kaldırdı. Körfez’deki Arap yetkililer ile ABD’lilere nazcaaran ise İran, söz mevzusu yapmış oldurımların kalkması sonucu bölgenin güvenlik ve istikrarını hedef alan etkinlikleri finanse etmek suretiyle kullanmış olduğu milyarlarca dolara ulaşmış oldu.

ABD’nin Mayıs 2018’de tek taraflı şekilde nükleer antak kalmadan çekilerek Tahran’a yönelik yapmış oldurımları daha ağır şekilde geri getirmesi üstüne İran yönetimi, nükleer programcığını geliştirmek için daha ciddi çabalara girdi.

Batılı ülkeler ve İsrail ise İran’ın nükleer tabancalara haiz olmaya oldukca yaklaştığı kanaatini hisselaşıyor.

“ABD’liler sözlerinde durmadı”

İran önderi Ayetullah Ali Hfakatney, 12 Nisan’da ülke yetkilileriyle gerçekleştirmiş olduği byüceşmada, Viyana’daki görüşmelerin çıkmazcaa girmesinin vazcaifelisunun ABD byücenduğunu ve ülkenin gelecek planlamış olurının nükleer görüşmelerin sonucuna bağlanmfakatsı gerektirme etmiş olduğuni so şekildedi. Hfakatney ek olarak görüşmelerin yolunda gitmiş olduğuni ve İranlı görüşme kurulinin Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi ve Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi ile uyumlu hareket etmiş olduğuni belirtti.

Hfakatney’in Twitter hesabından meydana getirilen hisselaşımda, ilkin görüşmelerin yolunda gitmiş olduğune dair ifadeleri hisselaşılsa da hemson olarakra bu ifade silinerek, “ABD’liler sözlerinde durmadı. İşleri çıkmazcaa sokan hepimiz değiliz, onlardır.” ifadeleri yer aldı.

Bu arada İran Meclisindeki milletvekillerinin büyük bir oldukçanluğu, Viyana’daki nükleer görüşmelerde uzlaşı için ABD’nin antak kalmadan tekrardan tek taraflı çekilmeyeceğine dair yasal güvenceler dahil bazcaı şartlar öne sürdü. 10 Nisan’da 290 kişilik Mecsıralfakatki 250 milletvekili tarafınca imzalanan ve mümkünlıkler içinde nükleer antak kalma için Meclisin şartlarını ortaya koyan bir bildiri okundu.

Bildiride, ABD Başkanı Joe Biden’ın ifadeleri dahil olmak suretiyle Washington’dan gelen sözlü vaatlerin güvence sayılmayacağı, ABD’nin gelecekte antak kalmadan tekrardan tek taraflı çekilmeyeceğine dair yasal güvenceler sunması ve mümkün bir antak kalmanın ABD Kongresi benzer şekilde karar alıcı organlamış olurı tarafınca onaylanması gerektiği açıklandı.

İranlıların bahsi geçen taleplerine karşı ise ABD’li emekli generallerden oluşan 46 askeri yetkili, Başkan Biden ve Kongre üyelerine yolladıkleri bildirida, Viyana’da İran’la meydana getirilen görüşmelere karşı çıktı. Mesajda, “varılacak antak kalmayla Orta Doğu ve dünyada terörü himaye eden en büyük ülke olarak öne çıkan İran’ın nükleer tabancaa haiz olacağı” uyarısı yapılmış oldu.

Biden’ın yönetime geldiği 2021’in başlangıcından beri, 2015 yılsinde varılan nükleer antak kalmanın belli bazcaı şartlar altında geri geleceği mevzuşyüceyor. Bu şartların başlangıcında ise antak kalmanın tüm maddeleriyle dörutubetye girmesi karşılığında İran’a yönelik yapmış oldurımların kaldırılması geliyor.

İran, nükleer antak kalmanın tekrardan etken hale getirilmesi fakatcıyla bir yıldan beri Viyana’da Çin, Rusya, Fransa, İngiltere ve Almanya ile direkt görüşmelerde byücenmuş oldu. ABD de kendisi ile İran içinde koordinasyon görevi oynayan AB üstünden bu görüşmelerde dvakalı olarak yer aldı.

Nükleer antak kalmayla ilgilenen tarafların içine girmiş olduğu iyimser atmosışık doğrultusunda son haftalarda İranlı kurulin de aralarında yer almış olduğu görüşmeci kurullerden bazcaıları, görüşmelerde ilerlemeler kaydedbilimselş olduğuni deklare etti. Geri kalan bazcaı ihtisözlerin aşılmasıyla oldukca yakında bir antak kalmaya varılabileceğini aktaran bazcaı kurul üyeleri, bu ihtisözlerin da “İran Devrim Muhafızlarının terör sıralfakatsından çıkarılması ve İran’ın bloke edilen varlıklarının özgür bırakılması” benzer şekilde adımlarla aşfakatlı olarak aşılabileceğine işaret etti.

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Said Hatipzade ise Çin, Rusya, Fransa, İngiltere ve Almanya ile görüşmelerin tfakatmlanmış olduğunı so şekildeyerek, “Washington’un sonucundan başka bir şey kalmadı.” dedi.

Avrupa ülkeleri, İran petgörevi için görüşmelerde taviz vermeye talepli

Viyana’daki görüşmeleri yakından takip eden uzmanlamış olur, AB ülkelerinin görüşmelerde telaşlı davranmasını ve İran lehine bazcaı tavizler verilmesi noktasında talepli olmasını, Rusya’ya yönelik yapmış oldurımlar sebebiyle piyasaların İran petgörevine olan ihtiyacına bağlıyor.

Avrupa ülkelerinin aksine ABD’nin İran’a karşı daha oldukça taviz vermemeye çalmış olduğuna işaret eden uzmanlamış olur, Washington’un piyasaların petrol ihtiyacının karşılanması için üretimlerini artırmaları mevzusunda Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) başta olmak suretiyle Körfez ülkeleri üstünde baskı oluşturduğuna dikkati çekiyor.

Ancak Körfez’deki Arap ülkeleri, ABD’nin petrol üretimi mevzusundaki bu talebini yerine getirmeme yönündeki tutumlarını sürdürdükleri benzer şekilde Viyana’daki görüşmelerde bir taraf olarak yer almayı hak ettiklerini emareyor.

Nitekim Arap ülkeleri ve İsrail, ilişkilerinin gerbilimselş olduğu İran’ın nükleer tabancaa haiz olması halinden bundan en oldukca kendilerinin etkileneceğini ifade ediyor.

İran’la antak kalmaya varılması halinde bazcaı bölge ülkelerinin, antak kalma kapsamında mali varlıkları üstündeki blokelerin kaldırılması sonrasındasında İran’a karşı yeni hazcaırlıklara girmesi gerekebilir.

Yaptırımların kalkmasının arkasından Suudi Arabistan’ın yanı sıra BAE, İsrail, Irak ve öteki bazcaı ülkeler için tehdit olan İran bağlaşıki bölgesel grupların Tahran’dan daha oldukça destek alması mümkün. Bu bağlamda Suudi Arabistan benzer şekilde bazcaı ülkelerin bölgesel gerbilimselşliği düşürmek ve bölgenin istikrarını hedef alan Yemen’deki Husi milisler benzer şekilde grupların etkinliklerinin desteklenmemesi güvencesi için Tahran’la kontakt yolları arıyor. Öyle ki Katar Savunma Bakanı Halid Atiyye’nin 27 Mart’ta meydana gelen Doha Forumu’ndaki açıklfakatlarına nazcaaran, Körfez’deki bazcaı Arap ülkeleri, nükleer antak kalmaya varılmasının arkasından İran’ı da kapsayan bölge ülkeleri içinde bir bölgesel güvenlik antak kalması imzalanmasını umut ediyor.

Bu niçinle ABD Başkanı Biden’ın izlediği politika, netice saygınlıkıyla Tahran’dan lüzumlu güvenceler alındıktan sonrasında nükleer antak kalma imzalanması yönünde. İmzalanacak antak kalmayla İran’ın ve bölgedeki istikrarı tehdit eden ona bağlaşık güçlerin etkinliklerini zayıflatmayı hedefleyen Beyazca Saray, İran Devrim Muhafızlarını terör sıralfakatsından çıkarma, 2015’teki antak kalmayı etkenleştirme ve Tahran’a yönelik yapmış oldurımları aşfakatlı olarak kaldırmayı öngörüyor.

Devamını görüntüle

Trend Haberler