Bize ile Bağlan

ANALİZ

AUKUS üçlüsünden nükleer denizaltı atağı

Yayınlanan

aktif

Yeni Soğuk Savaş’ın 3. cephesi Asya-Pasifik’te genişliyor: AUKUS üçlüsünden nükleer denizaltı atağı

ABD, Birleşik Krallık ve Avustralya arasında 16 Eylül 2021 tarihinde yeni bir güvenlik ortaklığı anlaşması imzalandı: AUKUS (Avusturya, Birleşik Krallık ve ABD) Güvenlik Paktı. Amerikan nükleer denizaltılarında kullanılan yüksek seviyedeki uranyum teknolojisinin paylaşılmasının da kararlaştırıldığı anlaşma, pek çok tepkiyi de beraberinde getirdi.

Öncelikle AUKUS Paktı’nın kimi hedef aldığını söylemek zor değil, dolayısıyla en güçlü tepki de Çin’den geliyor. Gerçi ABD, Avustralya ve İngiltere anlaşmayı yapar yapmaz AUKUS’un hiçbir ülkeyi hedef almadığını, amaçlarının bölgedeki olası krizlerin önüne geçmek olduğunu açıkladı. Elbette nükleer denizaltılarla ne tür krizlerin önlenebileceği tahmin edildiğinden bu açıklamalar Pekin hükümetini yatıştırmıyor. Dolayısıyla Çin, ABD’nin nükleer denizaltı teknolojisini iki ortağıyla Asya-Pasifik bölgesini hedef alarak paylaşma kararının bölgedeki mevcut dengeleri bozacağını, silahlanma yarışını teşvik edeceğini ve böylece AUKUS olarak anılan üç ülkenin bu yeni girişiminin Soğuk Savaş zihniyetini bölgeye geri getireceğini iddia ediyor.

Yeni Soğuk Savaş’tan kastımız ABD, Rusya ve Çin arasında belirli bölgelerde rakiplerin hareket serbestliğini kısıtlamaya yönelik yaşanan rekabet. Yeni Soğuk Savaş’ın daha önce açılan cephelerinde, yani Akdeniz ve Karadeniz-Kafkasya hattında bölgesel boyutta silahlanmanın yaşandığı bir gerçekti. Bir ucu Afganistan’a bir ucu Doğu ve Güney Çin denizlerine değen üçüncü cephenin zaten silahlı bir bölgede genişletilmeye çalışıldığını unutmayalım. ABD, Afganistan’dan çekilirken Taliban ile angaje olmanın/olmamanın, bölgenin terörize olmasının, parçalanmasının, birilerinin etki alanına girmesinin getireceği tüm yükü Pekin ve Moskova’ya yüklemek istemişti. Şimdi de AUKUS ile Asya-Pasifik’te Çin’in nükleer ve alan kapatma kapasitesini iyileştirmeyi daha maliyetli hale getiriyor.

Biden Yönetimi, ABD’nin 2001 yılında Afganistan’da başlattığı ve hevesli/hevessiz Avrupalıları da peşi sıra sürüklediği terörle savaş politikasını terk ederken kimseye, en önemlisi de Avrupalılara danışmadığı, yeni bir mücadele planını devreye soktuğunu gösteriyor

Hedef Çin’in alan kapatma gücü

Asya-Pasifik’te alan kapatma konusunda Pekin’in şu ana kadar oldukça ileride olduğunu belirtmeliyiz. Çin’in 6 tanesi nükleer kabiliyetli 60 adet denizaltıdan oluşan bir kuvveti var. Özellikle denizaltıların alan kapatma stratejisindeki önemi bilindiğinden Washington bir süredir sahip olduğu nükleer denizaltılar ile bölgede belirli noktalarda devriye görevi icra ediyor ve Pekin yönetimine varlığını bu yolla hatırlatıyordu. Biden yönetimi, şimdi kendi kabiliyetlerini AUKUS bünyesinde oluşturulacak kabiliyetlerle birleştirerek Çin’e, ABD-Çin krizinin ABD-Çin krizi olarak kalmayacağını hatırlatıyor. Zaten AUKUS çatısı altında üçlü savunma çerçevesinde taraflar, aralarındaki iş birliğinin sadece nükleer enerji ile sınırlı kalmayacağını ilan ettiler. Washington, Canberra ve Londra yapay zekâ, siber teknoloji, kuantum teknolojisi, denizaltı sistemleri ve uzun menzilli vuruş kabiliyetleri alanlarında bilgi ve uzman paylaşımına gitmeyi amaçlıyor.

Bu durumun Çin’in nükleer doktrininde ya da konvansiyonel güç iyileştirme planlarında bir etki yapıp yapmayacağını zamanla göreceğiz. Fakat Çin’in alan-kapatma stratejisini terk etmesi de Pekin açısından gelinen noktada geniş bir hapishaneye hapsolması ya da Rusya ile kapışması demek. Tabii bölgedeki konvansiyonel ve nükleer silahlanmadan bahsedeceksek meselenin sadece ABD-Çin rekabeti çerçevesinde anlaşılması doğru değil. Zira Biden yönetimi, AUKUS’un temellerini kurarken Fransa’nın projesini bertaraf ettiği gibi bölgedeki hiçbir müttefikine de danışmamış görünüyor. Çin’i provoke ederken, bu provokasyonların bölge devletlerinde nasıl bir huzursuzluğa yol açacağını da ileriki günlerde göreceğiz.

Tek taraflı çekilme, tek taraflı güç kaydırma, tek taraflı tırmandırma kararları yüzünden bir süredir bazı Batılı uzmanlar, ABD Başkanı Biden’ın bir Trumplaşma eğilimi içinde olduğunu iddia ediyorlar

Biden yönetimi Trumplaşıyor mu?

Joe Biden yönetimi 1951 tarihli ANZUS (Avusturya, Yeni Zelanda ve ABD) paktından 70 yıl sonra yine üçlü bir güvenlik paktı ile Asya-Pasifik’teki varlığını farklı bir noktaya taşıma ihtiyacı hissetmiş görünüyor. Bu durum kimse için sürpriz olmadı. Aslında Biden, Çin ve Rusya ile rekabeti tırmandıracağı sinyalini kendisine, ABD’nin Afganistan’dan neden böyle apar topar çekildiği yolunda eleştiriler geldiğinde vermişti. Böylece Biden, ABD’nin 2001 yılında Afganistan’da başlattığı ve hevesli/hevessiz Avrupalıları da peşi sıra sürüklediği terörle savaş politikasını terk ederken kimseye, en önemlisi de Avrupalılara danışmadığı, yeni bir mücadele planını devreye soktuğunu gösteriyor. Zaten bu tek taraflı çekilme, tek taraflı güç kaydırma, tek taraflı tırmandırma kararları yüzünden bir süredir bazı Batılı uzmanlar, ABD Başkanı Joe Biden’ın bir Trumplaşma eğilimi içinde olduğunu iddia ediyorlar. Bu eğilimden kastedilen sadece tek-taraflılığın yüceltilmeden benimsenmesi değil, Trump’ın şiarı olan “önce ABD çıkarı-America First” ruhunun hâlâ yaşaması.

ABD’nin çıkarlarını müttefik çıkarlarından üste koyması ve müttefiklerine danışmadan tek taraflı hareket etmeyi seçmesi, Yeni Soğuk Savaş’ın ittifak ilişkilerini değiştirmişti. Biz de Yeni Soğuk Savaş ittifaklarının artık ideolojik ve katı yapılar olmadığını, tam tersine esnek olduğunu ve dolayısıyla menfaat/fayda sağlamak üzerinden işlediğini önceki yazılarımızda ifade etmiştik. Mesele, bu menfaatin son derece kaypak bir zeminde elde edilmesi. Nitekim Avustralya, denizaltı projesi, ABD ve Birleşik Krallık ile bir savunma paktı içerinde yer alma şansıyla ve kritik bir teknoloji ile beraber gelince, Fransa ile yapmış olduğu konvansiyonel tipteki 90 milyar dolar Avustralya doları değerindeki denizaltı projesini hiç düşünmeden çöpe attı. ABD teşvikiyle NATO tehdit algılamalarının içerisine Çin’i dahil eden, Afganistan’da sahada terkedildikleri için NATO’ya alternatif Yapılandırılmış Daimi İş Birliğini (PESCO) ya da farklı bir Avrupa paktını canlandırmak için para kazanmak zorunda olan Fransızlar, haklı olarak oldukça öfkeliler. Biden, Brüksel’deki NATO Zirvesinde zar zor teskin ettiği Fransızlara, yani NATO müttefiklerine sırtını dönerek yeni bir ittifak ilişkisine yatırım yapmayı tercih etti.

AUKUS ve nükleer denizaltı hadisesi sonrası herhalde kimse NATO’da ABD’nin Batılı müttefiklerini Amerikan/NATO savunma teminatı konusunda da ikna edemez

Müttefikler rahatsız

ABD’nin “müttefikleri kazanmak” konusundaki eğiliminde bu hızlı değişiklik ve tutarsızlık da ABD’nin tek taraflı menfaatinin ortak güvenlik ve menfaatlerden üstte tutulması da Trump yönetimi ile söylemi farklı eylemi aynı bir Biden yönetimiyle karşı karşıya olduğumuz izlenimini veriyor. Zaten bu Trumplaşma eğilimi nedeniyle Körfez, Afrika ve Avrupa’daki ABD müttefikleri bir hayli rahatsızlar ve stratejik özerklikle ilgili planlarını yeniden canlandırmaya çalışıyorlar.

Stratejik özerklik konusunda başı çeken bazı Avrupa Birliği (AB) üyesi ülkeler ciddiyetlerini göstermek için AB bürokrasisine baskı yapıyorlar. AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell ya da AB Konseyi Başkanı Charles Michel’den Afganistan’ın “bir uyarı alarmı” olduğu yönünde açıklamalar geliyor. AB yöneticileri Birliğin savunma yatırımlarını, önceliklerini ve stratejik vizyonunu genişletecek Stratejik Pusula (Strategic Compass) planı üzerinde çalıştıklarını açıkladılar. Fakat ne yazık ki Brüksel henüz bu yolun çok başında. Güvenlik konusunda Birlik içerisinde bölünme çok ve dolayısıyla ortada Birliğin stratejik özerkliğe yaklaşacağı gibi bir umut da yok. AUKUS ve nükleer denizaltı hadisesi sonrası herhalde kimse NATO’da ABD’nin Batılı müttefiklerini Amerikan/NATO savunma teminatı konusunda da ikna edemez. Kısaca bu kısır döngü, AB, iktisadi ve politik alanda da kazanımlar sağlamazsa yeni kopuş süreçlerini beraberinde getirebilir. İşte ABD’nin AB için açmış olduğu parlak gelecek!

NATO’ya alternatif PESCO’yu ya da farklı bir Avrupa paktını canlandırmak için para kazanmak zorunda olan Fransızlar, Avustralya ile yapmış oldukları konvansiyonel tipteki 90 milyar Avustralya doları değerindeki denizaltı projesinin çöpe atılmasından haklı olarak oldukça öfkeliler

Nükleer denizaltılar nükleer silahsızlanma için bir problem mi?

ABD ve Birleşik Krallığın, Avustralya gibi Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması’nın (NPT) nükleer silaha sahip olmayan bir üyesi ile yüksek seviyede uranyum ile çalışan nükleer teknolojiyi paylaşma kararı üzerinden uluslararası toplumda haklı olarak bazı kaygılar ortaya çıktı. Nükleer olmayan statüdeki bir ülkeye nükleer enerji ile çalışacak denizaltı için gerekli yakıtın sağlanması demek, bu ülkeye NPT çerçevesinde sahip olamaması gereken yüksek seviyede uranyum transferi yapılması demek oluyor. Her ne kadar, Avustralya Başbakanı ülkesinin nükleer silah edinmek veya nükleer enerji üretmek gibi bir amacı olmadığını bildirmişse de ileride Avustralya’ya tanınan bu ayrıcalığının küresel anlamda nükleer silahların yayılması olasılığını artırabileceği uyarısı yapılıyor. ABD’nin NPT anlaşmasını kendi çıkarları doğrultusunda esnettiği ilk örnek de Avustralya ile yapılan denizaltı anlaşması değil. ABD, 2006’da NPT üyesi olmayan Hindistan ile nükleer alanda teknoloji transferi yapmayı mümkün kılan bir iş birliği anlaşması yapmıştı.

ABD’nin nükleer politikalarındaki çifte standartlı uygulamaları, nükleer silahların yayılmasını engelleme çabası içindeki ülke ve grupların tepkisini uzun süredir çekiyor. Bu eleştirinin sahipleri ileride İran gibi bugün sınırlanmaya çalışılan ülkelerin de denizaltı gibi bahanelerle nükleer silah edinimini kolaylaştıran yüksek seviyede uranyum edinebileceğini söylüyorlar. Yerinde bir uyarı.

ABD ve Birleşik Krallık’ın, Avustralya gibi nükleer olmayan statüdeki bir ülkeye nükleer enerji ile çalışacak denizaltı için gerekli teknoloji ve yakıtı sağlama kararı uluslararası toplumda haklı olarak bazı kaygılar ortaya çıkardı

ABD Asya Pasifik bölgesini çok önemsiyor

Asya-Pasifik’te müttefik veya ortaklar, zaman zaman Amerikan yaygınlaştırılmış caydırıcılığı hakkında şüphe yaşarlar. Bu şüpheler her zaman Çin odaklı olmayabilir. Zamanında Kuzey Kore’nin Güney Kore’ye yönelik konvansiyonel saldırısı tüm müttefikleri ABD ile ittifakın yarar ve zararları hakkında düşünmeye itmişti. Sonuçta Washington bir dizi ek tedbir alarak, müttefiklerinin duyduğu şüpheleri ortadan kaldırmaya çalışmıştı.

Bugün AUKUS da böyle bir ek tedbir. Fakat bugün iki husus bu ek tedbiri diğerlerinden daha farklı hale getiriyor: Birincisi; ABD bu ek tedbiri, Körfez ve Avrupa’daki müttefikleri ABD ittifakına şüpheyle yaklaşırken, hatta onların şüphesini ve/veya zararını artırarak yapıyor. İkincisi; ABD nükleer denizaltı teknolojisini bugüne kadar bir tek Birleşik Krallık ile paylaştı. ABD’nin bu konuda oldukça ketum ve kıskanç olduğu biliniyor. Şimdi bölgede aslında ABD caydırıcılığı varken bir alan kapatma önlemi ve teminatı için ek tedbir olarak Avustralya’yı da kritik bilgiyi paylaşma listesine eklemiş oluyor. Bu iki husus bize şunu söylüyor: ABD, Asya-Pasifik’te Çin tehdidini önemsiyor. Anlaşılan, Yeni Soğuk Savaş’ın temposunun gelecekte bu bölgede giderek artmasına tanıklık edeceğiz.

[Prof. Dr. Nurşin A. Güney Nişantaşı Üniversitesi İİSBF Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesidir]

ANALİZ

Alman pragmatizmi Kiev’den döndü

Yayınlanan

aktif

Yazar

Alman pragmatizmi Kiev'den döndü

Prof. Dr. Kemal İnat, Almanya’nın eleştirilere mevzu olan Rusya-Ukrayna politikasını AA Analiz için kevrene aldı.

***

Rusya’nın Ukrayna’ya hücumsı sonucu yaşanmış olan cenkın başta Avrupa olmak suretiyle internasyonal politikae etkiinin ciddi boyutlarda olacağı tahmin ediliyordu. Fakat Almanya’nın cenk sebebiyle yaşanmış olan gelişmelerden bu aşfakat etkilenmesi beklenmiyordu. Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier’in Polonya ve Baltık ülkeleri önderleriyle Kiev’e dayanışma ziyaretinde byücenma isteğinin Ukrayna Devlet Başkanı Vladimir Zelenskiy tarafınca geri çevrilmesi, Berlin’in Rusya-Ukrayna politikasının Almanya için doğurduğu negatif neticeleri gösterdi. Mevcut koalisyon yargıetinin olmasıyla birlikte ilkinki federal yargıetlerin de Rusya politikası mevzusundaki yanılgıları Berlin’in bu duruma düşmesine niçin oldu.

Rusya’ya karşı oluşturulmaya çalışılan ittifakın ana mbayındırı ABD’ye ne kadar güvenılebileceği sualsu Berlin’in işini zorlaştırıyor.

Koalisyondaki ihtisözler

SPD’li Şansölye Osöz Scholz başkanlığındaki federal yargıet, en başlangıcından beri Rusya saldırganlığı karşısında en doğru tavrın iyi mi biteceği mevzusunda ciddi sualnlar yaşıyor. Koalisyon ortakları Yeşiller ve FDP ile içinde bu mevzuda mühim görüş ayrılıkları var. Federal Meclis (Bundestag) Savunma Komisyonu Başkanı FDP’li Marie-Agnes Strack-Zimmermann, Ukrayna stratejisini, başkanı olduğu komisyon önünde açıklfakatsı için Şansölye Scholz’a bir çağrı mektubu gönderdi. Bu mektup, mütevazcaıce Strack-Zimmermann’ın değil, koalisyonun küçük ortağı FDP’nin de Scholz’ün Rusya-Ukrayna cenkına dair stratejisini anlfakatdığının ya da tasvip etmediğinin işareti olarak okunabilir.

Bir öteki koalisyon ortağı Yeşiller milletvekili ve Bundestag’ın Avrupa Komisyonu Başkanı Anton Hofreiter de bir tv programında verdiği demeçte, “Almanya’nın yapmış oldurımları ve tabanca teslimatını frenleyen tutumu yüzünden cenkın uzfakatsı risdüşmanlığın artmasından” yakınma ediyor. Yeşiller ve FDP’den gelen bu eleştirilere karşılık Şansölye Scholz, Alman yargıetinin elindeki aslına bakarsanız yetersiz olan tabancaları Ukrayna’ya göndermesi durumunda kendisinin NATO yükümlülüklerini karşılayfakatyacak duruma düşeceği argümanıyla daha oldukça tabanca sevkiyatına karşı direniyor. Buna karşılık gene Yeşiller partisine mensup Dışişleri Bakanı Annalena Baerbock, Ukrayna’ya ağır tabancaların gönderilmesi mevzusunda ısrar eden bir politika izliyor.

Rusya politikasında vazcaifelilar

Ukrayna Savaşı, daha yeni kurulan Alman federal yargıeti içinde derin bir çatlak oluşturmuş durumda. Yeşiller ve FDP, Rusya’ya karşı daha sert bir politika izlenmesi gerektirme etmiş olduğuni savunurken SPD hala temdüşmanlığı elden bırakmfakat kaygısı içinde. SPD’nin koalisyon ortaklarını kızdıran bu davranışlarında ölçülü politikasının arkasında yatan temel niçin ise Almanya’nın Rusya politikasında gömleğin ilk düğmesini daha baştan yanlış iliklemesi yatıyor. Bu mevzuda ise mütevazcaıce SPD’yi değil, ilkinki yargıetlere koalisyon ortağı olarak katılmış tüm partileri kabahatlfakatk gerekir. Bu durumda 16 yıl ülkeyi yönetmiş Merkel’in partisi CDU da, onun Bavyeralı küçük ortağı CSU da, SPD’li Schröder’in başbakanlığı esnasında koalisyon ortağı olan Yeşiller de, CDU’nun en sevbilimselş olduğu koalisyon ortaklarının başlangıcında gelen FDP de Almanya’nın sualnlu Rusya politikasına katkıda byücenmuş ya da minimumından itirazca etmemiş partilerdir.

Hepsi Almanya’nın ve Avrupa’nın enerji mevzusunda Rusya’ya bağlarımlı olmasına katkıda byücenmuş koalisyon yargıeti ortaklarıdır. Şimdi Litvanya ziyaretinde Dışişleri Bakanı Baerbock’un yıl sonuna kadar Rusya’dan petrol ithalatını ve 2024 ortasına kadar da organik gazca ithalatını sıfırlfakatktan bahsetmesi inandırıcı gelmiyor. Zira bu bağlarımlılığın bu süre içinde ortadan kaldırılması mümkün değil. Baerbock’un mensup olduğu Yeşiller’in kyaşam ve nükleer enerjiyi reddeden politikaları ise “Almanya içeride enerji üretmeden Rusya’dan enerji ithalatını kesmeyi iyi mi başaracak?” sualsunun haklı olarak suallması sonucunu doğuruyor.

Almanya’nın yanlış Rusya politikasında öteki partilerin de mühim vazcaifeliluğu olsa da bu mevzuda en fazcala eleştirilen parti SPD’dir şüphesuz. Bunun temel sebebi ise, biri bugün halen gorevde olan SPD’li iki mühim adın Rusya önderi Putin’le olan yakınlığıdır. Bugünkü Cumhurbaşkanı ve partisi SPD’nin Hıristiyan Birlik Partileri ile kurduğu Büyük Koalisyon yargıetleri dörutubetlerinde sekiz yıl süresince federal dışişleri bakanı olarak gorev meydana getiren Steinmeier, Putin’in saldırgan politikalarına karşı Almanya’nın izlediği yumuşak politikanın en mühim baş yapıcılarından. Steinmeier, Ukrayna rotasını bypass etmesi öngörülen Kuzey Akım 2 organik gazca boru hattının da en büyük savunucularından. Rusya’nın Kırım’ı ilhak edip Donbas bölgesini Ukrayna’dan koparmaya çalmış olduğu 2013-2017 sürecinde de Alman Dışişleri Bakanı Steinmeier idi. Nisan ayı başlangıcında yapmış olduğu bir açıklfakatda, kendisi de Rusya mevzusunda hatalar yapmış olduğunı ve “Kuzey Akım 2 mevzusunda ısrar eden olmasının açık bir hata” byücenduğunu kabul etti.

Rusya-Ukrayna Savaşı daha yeni kurulan Alman federal yargıeti içinde derin bir çatlak oluşturmuş durumda.

Putin’i cesirlıklendiren Alman önderler

Putin ile yakın ilişkileri sebebiyle Almanya’da eleştirilerin odağında olan bir başka isim ise eski Şansölye Gerhard Schröder’dir. Steinmeier’den değişik olarak, Rusya mevzusunda yanlış yapmış olduğunı düşünmeyen Schröder, halen Putin ile yakın ilişkilerini sürdürüyor ve tüm eleştirilere karşın Rus enerji devi Rosneft’in Denetleme Kuryüce Başkanlığına da ilaçm ediyor. Almanya benzer halde, AB’nin önder devletlerinden birinde yedi yıl başbakanlık yapmış birinin Rusya ile bu kadar yakın ilişkilere girmesi, Putin’in saldırganlığı arttıkça gerek içeride gerekse dışarıda SPD ve Almanya’ya yönelik tepkiyi artırıyor. Özellikle Ukraynalı önderler ve bu ülkenin Almanya büyükelçisi, kimi süre dış ilişkiler uzmanıik nezaket kaidelarını da aşarak Almanya’ya sert kabahatlfakatlarda byücenuyorlar. İzlediği yanlış politikalarla Putin’i cesirlıklendiren adam oyuncularin başlangıcında gelmekle kabahatladıkları Almanya’nın, bu hatalarını tesözi etmek yerine şimdi de Ukrayna’ya ağır tabanca sevkiyatı ve Rusya’ya karşı yapmış oldurımların daha da ağırlaştırılması mevzusunda engelleyici ya da kararsız bir tutum içinde olduğu eleştirisinde byücenuyorlar.

Almanya’nın uzun yıldir izlediği ve genel olarak ciddi kazcaanımlar elde etmesini elde eden pragmatik politika Rusya-Ukrayna Savaşı ile kim bilir en ciddi sınavdan geçiyor. Daha evvel pragmatik çizgileriyle Almanya’nın yararsına adımlar attıklarında alkışlanan politikaçiler şimdi ilkesiz olmakla kabahatlanıyorlar. Hatta bu kabahatlfakatlar geriye doğru giderek bu politikaçilerin geçmişteki politikaları sebebiyle eleştirilmelerine de yol açabiliyor.

Kuzey Akım 2 örneği

Bu yeni anlayışta artık Kuzey Akım 2 boru hattının inşa edilmesi, Rusya saldırganlığının teşvik edilmesi ve Ukrayna’nın parçalanmasına onay verilmesi olarak görülüyor. Halbuki geçmişteki pragmatik yaklaşım açısından bakılmış olduğunda, bu boru hattı Almanya’yı Ukrayna hattında oluşabilecek risklerden koruyacak ve Avrupa gazca piyasasında mühim oyunculardan biri meydana getirecek yararlı bir proje olarak görülüyordu.

Buna karşılık ABD ve başta Polonya ve Baltık ülkeleri olmak suretiyle Rusya’nın sert politikalarından rahatsız olan biroldukça adam oyuncu ise bu boru hattının inşasına karşı çıkıyordu. Süreç içinde Rusya’nın saldırganlığı arttıkça Almanya içinden de karşı çıkanlamış olurın sayısı artmaya başlasa da CDU-SPD koalisyon yargıeti “Almanya’nın çıkarları için yararlı” görmüş olduğu projeyi her platbiçimda tavizsiz bir halde müdafaya ilaçm etti. Rusya’nın Kırım’ı ilhakı ve Donbas bölgesini Ukrayna’dan koparmaya yönelik saldırganlığı Alman federal yargıetinin bu tavrını değişim yapmamişti. Ancak gelinen noktada Rusya’nın tüm Ukrayna’yı hedef alan hücumsı, 5 milyonu aşan Ukraynalı sığınmacı problgüvenılirinin ortaya çıkması ve Putin’in Ukrayna’nın ötesine uzanacak şekilde Avrupa’nın güvenliğini tehdit edecek politikalara yönelme riski Berlin’i Moskova karşısında politikasını sertleştirmeye zorladı. Bu durumda Kuzey Akım 2 projesinde ısrar edilmesi artık Almanya’ya yarar değil zarar veren bir politika olarak kendini gösterdi. Yeni gelen koalisyon yargıeti Almanya’nın bu mevzudaki politikasını değiştirip aslen inşası tfakatmlanmış boru hattını dörutubet dışı bırakma sonucu aldı. Fakat bu politika değişikliği Alman Cumhurbaşkanı Steinmeier’in Kiev’de istenmeyen önder olarak görünmesini engelleyemedi.

Bir Avrupa ülkatii hedef alan Rusya saldırganlığı sonucu Batı’da oluşan yeni atmosışık, Batı blokuna mensup ülkelerin artık kolektif sualmluiyet içinde hareket etmelerini, kendi çıkarlarını bir kenara bırakıp Rusya’ya karşı inşa edilmeye çalışılan müdafa hattına destek vermelerini gerektiriyor. Bugüne kadar kendi çıkarlarını her şeyin üstünde (über alles) tutan pragmatik Almanya ise bu yeni atmosışıke ayak uydurmakta zorlanıyor. Uluslararası İlişkiler bilimi açısından bakılmış olduğunda ise şu anda Rusya’ya karşı oluşturulmaya çalışılan ittifakın ana mbayındırı ABD’ye ne kadar güvenılebileceği sualsu da Berlin’in işini zorlaştırıyor.

***

[Prof. Dr. Kemal İnat, Sakarya Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesidir]

*Makalelerdeki düşünceler yazcaarına ilişkintir ve Anadolu Ajansının editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Devamını görüntüle

ANALİZ

Dr. Onur Urazca, hukuki açıdan sözde soykırım iddialarını kıymetlendirdi

Yayınlanan

aktif

Yazar

Dr. Onur Uraz, hukuki açıdan sözde soykırım iddialarını değerlendirdi

Hacettepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Görevlisi Dr. Onur Urazca, Ermenilerin sözde soykırım iddiaları, soykırımın tarifı, internasyonal hukuktaki örnekleri ve bu hususta Batı’nın çelişkilerine dair sualları yanıtladı.

Soykırım kabahatunu kim tariflıyor?

Soykırımın iki değişik tarifından bahsyazcaınsalliriz. Çünkü soykırımın asla politik olmayan bir çıkış noktası var. Bir Polonya Yahudisi olan hukukçu Raphael Lemkin’in bulmuş olduğu bir kavram aslına bakarsak bu. Lemkin, 1944 zfakatnındeki Axis Rule kitabında dokuzuncu bölümde Yunancadan “genos” ve Latince “caedo” iki kelimeyi birleştirerek bu terimi byüceyor.

Daha sonrasında 1946 yılsinde BM Genel Kuryüce’nun bir sonucuyla ilk kez resmi belgelere giriyor. 1948 yılsinde da hukuken tfakatmlanıyor. Örutubetli kısım şu; Lemkin’in yapmış olduğu tarifla bizim hukuken haiz olduğumuz tarif kapsam olarak birbirinden değişik. Lemkin’in tarifı ziyadesiyle geniş. Tarihsel bağlamda biroldukca şeyi kapsıyor. Eğer Lemkin’in tarifı kabul etseydik bugün biroldukca şeye soykırım diyebilirdik. Fakat günün sonunda en mühim farkımız, sualmuz aslına bakarsak şu: Soykırım bir hukuki tarif mıdır, yoksa bir cemiyetsal olgu ve sosyolojinin, tarih biliminin mevzusu mudur? Kesinlikle ilki.

Soykırımın hukuki anlamda net tarifı nedir?

Bizim uyguladığımız hukuken takip etmiş olduğumiz tek bir tarif var: 1948 sözleşmesi. Roma Statüsü ile tekrar teyit edildi, asla değiştirilmedi. Belki de en uzun süredir aynı kalan tarif ve bu tarifda oldukca net şekilde soykırım kabahatunun çerçevesi çiziliyor.

Asıl soykırımı ayırt eden şey hukuki bağlamda ve tek geçerliliği olan tarif bağlamında “kasıt”. O da şu şekilde tariflıyor: Bir grubu kısmen ya da tümüyle -ki dört grubu mütevazcaice korur; milletal, ırksal, dini ve etnik gruplar- ya da kasten yok etmek kastıyla bu fiillerden birini işlerseniz der tarif. Asıl ayırt edici ve bulmamız gereksinim duyulan nokta bu. 1915 vakaları hususunda da niçin mesela Ermeni savlarını korumak için çaba sarfeden kimseler hukukun hep haricinde kalıyorlar? En mühim sebeplerinden biri de bu.

Bu tarif mevzusunda maalesef ikimiz de hata yapmış olup işi oldukca fazcala cemiyetsal bilimlere, tarihe taşımış olduğumız anda aslına bakarsak Ermenilerin daha güçlü olduğu noktaya taşımış oluyoruz. Ama genel olarak oldukca politize edilen bir şey soykırımın tarifı.

Ermeniler soykırımın hukuki tarifını görmezden mi geliyor?

Zaten Ermeni savini ve savını kullanan kimselerin hukuki tarifa başvurma şansı yok. Bo şekilde bir talepleri de yok. 1944’te ilk kez ortaya atılmış, 1946’da hukuki metinlere girmiş, 1948’de de hakkaten bağlayıcı şekilde bir metne dökülmüş internasyonal hukuk bağlamındaki bir terimi iyi mi oluyor da siz 1915’e geri yürütüyorsunuz? Bunla ilgili de zorladıkları oldukca bölgeler var fakat aslabiri makul açıklfakatlar değil. O yüzden ilaçmlı önlerinde bu engel olacak.

Yahudi Soykırımını ve 1915 vakalarını aynı kefeye koymak çelişki değil mi?

Bu genel bir münakaşa mevzusu aslına bakarsak. Hatta Yehuda Bauer şeklinde bazcaı meşhur akademisyenler şunları da söylüyorlar: “Nazcai soykırımı tekil bir vakaydı. Asla benzeri yaşanmayacak. Bizce Holokost ile soykırım kavram deliğini ayırmalıyız.”

“İkisi aynı yere mevzulfakatz” diye bir iddia da var. Bu bağlamda bunu da düşünebiliriz fakat bu karşılaştırma her daim yapılıyor, “o o şekildeyse, bakın bu bo şekilde değildi” diye. Halbuki biz minimumından hukuki bağlamda oldukca da fazcalaha kvaka, daha matematiksel bir biçimülle düşünüyoruz, bu var mıydı yok muydu?

Soykırım kastı bağlamında esasen Nazcai Almanyası’nın belgeleri ortada. Hiçbir şey yoksa Hitler’in yazcadıkları, “Kavgam” kitabında so şekildedikleri ortada. Kasta dair aslabir sual işaretinin olmadığı iki vakadan biri bu. Diğeri de Ruanda’dır. Ruanda’da da net bir halde kasıt bellidir.

Ama öteki vakaların tümünde bugüne dek mahkeme önüne gelmiş Srebrenitsa şeklinde kasıt, hep bir sual işareti oldu. Bununla ilgili de bazcaı mahkemeler zorunluen teoremler geliştirmeye çalıştı. Bunlardan en mühimsi de şu: Diyorlar ki bo şekilde net bir belge, kasıt bulfakatdığımız zfakatn, biz vakasın tümüne bakarız, vakasın tümünden yapılabilecek tek çıkarım, soykırım kastı olduysa o zfakatn soykırım kastının var byücenduğunu so şekildemektir. Çünkü bunu direkt olarak bulmamız oldukca zor.

Şunu da ziyadesiyle tarihçilerimize tavsiye ediyorum. Bu sayı, kaç kişi yaşamını yitirdi-etmedi, kaçı göç etti-etmedi şeklinde münakaşalar hukuk nezdinde oldukca makul münakaşalar değil. Çünkü bu biçim şeylerin örutubeti yok. Bizim için en mühim şey -kvakaçe bir biçimülasyon olarak so şekildeyeyim- kasıt var mı yok mu? Gerek göç fiilleri, gerek orada yaşanmış olan ikincilhsiz bazcaı ölümler bo şekilde bir kasta binaen mi oldu, olmadı mı? Bunun için de genel resmi çizip genel fotoğraf içinde tek çıkarımın bu kasıt olfakatyacağını kanıtlfakatmız lazcaım. Bunun için elimiz oldukca güçlü. Biz aslına bakarsak yanlış bölgelerde dolyad ediyoruz. Bu işi hukuka çekmek ilaçmlı bizim pozitif yanlamış olurımıza. Bunu Türkler, Osmanlı kasten mi yapmış oldu diye suallmalı. Bir yıl ilkin Sarıkamış’ta olanlamış olurı biliyorsunuz ki. Kendi askerlerine iaşede sualn yaşayıp kaç tane askerimiz şehit oldu, yitirdik. O dörutubetdeki Osmanlı Devleti’nin durumunu da düşünmek lazcaım.

Soykırım mevzusunda Batı’nın çelişkileri neler? Soykırım terimi siyasal saiklerle kullanılıyor mu?

Buradaki en mühim çelişki bu işi politize etmek fakatcıyla ilaçmlı kullanılması. Yani hukuki tarifın ilaçmlı bir kenara bırakıldığını ve işin içine politikain girmiş olduğuni görüyoruz. Bir parlamento, bir internasyonal ceza hukuku terimiyla ilgili iyi mi karar alabilir? Bu bağlamda oldukca siyasal bağlamda kullanıldığını rahatça so şekildeyebiliriz.

Her toplu ölüm soykırım değildir. Bu terimin bu kadar liberal şekilde kullanılmfakatsı lazcaım. Kullanılınca ve hukukun dışına çıkınca ne şeklinde sualnlar byücenduğunu görüyoruz. Biden’ın Ukrayna ile ilgili “Rusya’nın yapmış olduğu soykırımdır” açıklfakatsına Macron’un cevabı, “Bir dakika derhal bo şekilde kullanmayalım. Bu hukuki bir kavramdır.” oldu.

Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu demek durumunda kalıyoruz. İş 1915 vakalarına ulaşınca derhal parlamento sonucu alabiliyorsunuz ki, siyasal olarak buna soykırım diyebiliyorsunuz ki, fakat şu an başka bir siyasal konjonktür olduğundan “Soykırım hukuki bir tarifdır, hukuki bir kavramdır, bo şekilde diyemeyiz.” diyorsunuz.

Suriye’de yaşanmış olanlamış olurda, göçmen krizinde asla kıymetlendirilmeyen ortaya bile atılmayan bir kavram soykırım. Ne hikmet ise oldukca da fazcalaha minör vakalarda tfakatmen siyasal konjonktüre bağlı olarak ansızın ortaya atılıyor.

Myanmar’da, Uygurlar mevzusunda da oldukca liberal ve süratli şekilde kullanıldığını görüyoruz. Allah’tan o iki mevzu içinde bilözgüsa Myanmar için yargı süreci ilaçm ediyor, sakinleşti oradaki so şekildemler. Ama söylediğim şeklinde kullanırken oldukca dikkat edilmesi gereksinim duyulan bir kavram. Siyasileştirilmekten uzak durulması gereksinim duyulan bir kavram, lakin kezatle, ısrarla siyasalleştiriliyor.

1915 vakalarına “soykırım” diyen Avrupa kabahat ortağı mı arıyor?

Almanya’nın kendisine bir kabahat ortağı aramış olduğuna dair oldukca fazcala iddia ve düşünce var. Fransa’yı da bu işin içine katabiatl olarakliriz. Almanya bilözgüsa son dörutubetde Afrika’da yapmış olduğu bir soykırım iddiasıyla ilgili (1909 yılsindeki bir vakayla ilgili) tazcamdirenme ödedi. Ama ısrarla bunun soykırım kabahatu olmadığını söylüyor. “Yaşananlamış olurdan dvakası aslır diliyoruz fakat biz soykırım yapmadık” diyor. Enteresan şekilde işin kenarından kıyısından dolaşmaya çalışıyorlar. Almanya, dünya üstünde en küçük bir şey olsa bu insan hakları ihlali, soykırım deyip öne atılıyor. Yaptıkları bir başka zekice politik hamle de Nazcai Soykırımı. Biz bile Nazcai Soykırımı diyoruz. Halbuki iş 1915 vakaları olunca Batılılar, Türkleri başka vakalar olduğunda Sırpları, doğrusu ilaçmlı bir milleti kabahatluyor. Orada ise “Tatlı Almanlamış olur bir şey yapmadı, Nazcailer yapmış oldu”. Sanki oyu veren Almanlamış olur değildi? Sanki Hitleri iktidara getiren Almanlamış olur değildi. Sanki o işleri meydana getiren Almanlamış olur değildi. Lakin tüm bakılmış olduğunda oldukca zekice bir politik hamleyle Almanlamış olurı ve Nazcaileri birbirinden ayrıştırdıklarını görüyoruz. Kimse Alman soykırımı demiyor, hepimiz Nazcai soykırımı diyor.

Uluslararası Adalet Divanı’nın tavrı nedir?

Uluslararası Adalet Divanı’nın hem Bosna-Sırbistan hem Hırvatistan-Sırbistan davalarında almış olduğu kararlar, belli açılardan politize olmuş kararlar. Srebrenitsa soykırım olarak nitelenmesine karşın en oldukca tartışılan kararlardan biri. Lakin göç mevzusunda doğrusu 1915 vakalarına benzerlik gösteren, Vukovar şeklinde bölgelerde yaşanmış olan hadiselerde Uluslararası Adalet Divanı’nın net bir so şekildemi var. Bunlar başka kabahatları teşkil yazcaınsallir, insanlığa karşı kabahat teşkil yazcaınsallir, harp kabahatu teşkil yazcaınsallir. Samimiyetle izah edelim 1915 vakalarıyla ilgili bir mümkünlık bu münakaşaları da açabiliriz fakat ‘göçlerden bo şekilde bir kastı çıkarfakatyız’ diyor. ‘Yok etme kastı byücenduğunu çıkarsayfakatyız’ diyor Uluslararası Adalet Divanı.

1915 vakalarıyla ilgili Ermeni savları ise “Türkler göçü Ermenileri yok etmek için organize etti, bilerek yapmış oldular” diyor. Fakat bununla ilgili kanıtları yok. Türklerin, göçü bu fakatçla yapmış olduklarına dair bir kanıt yok ortada. Tarihsel olarak bakmış olduğumızda ise Sarıkamış’ta yaşanmış olan iaşe problgüvenılirinin orada da yaşanmış olduğunı görüyoruz. Gerçekten kimi zfakatn yemeğin ulaşfakatması, güvenliğin sağlanfakatması, kimi çetelerin saldırması, o tarihte biroldukca Ermeni yurttaşının yaşamını yitirmesi şeklinde vakaların yaşanmış olduğunı inkar edemeyiz. Fakat bo şekilde bir kastın çıkarımı söz mevzusu değil. Elimizdeki kanıtlerle mümkün değil.

Bu mesnetsiz iddialara karşı Türkiye ne yapmalı?

Göç ettirme kastının olduğu açık. Sevk ve İskan Kanunu ortada fakat bunun bir grubu yok etme kastı olmadığı da gene ortada. Zira kendi devletimizin içindeki bir grubu başka bir yere göç ettirdik. Yok etmek istesek niçin göç ettirelim? Burada daha siyasal ve harpın getirmiş olduğu bir kaygı olduğu açık.

Sürekli şu şekilde bir hata yapıyoruz: Kendimizi müdafaya çalışıyoruz. Hukukta iddiayı kanıtlfakat ile yükümlütir iddia eden kişi. Sürekli “Aman kendimizi aklfakatlıyız” şeklinde bir yaklaşımımız var. Hukuken elimiz oldukca güçlü. Daha rahat olmalıyız. Yurt haricinde da doğru kanallarla doğru şekilde kendimizi ifade etmeliyiz. Uluslararası alandaki politik anlatıya karşı hukuki bir anlatı ile yanıt vermeliyiz.

Türkiye’nin kendi öyküsünü kurması gerekmiyor mu?

Ermeni iddialarının internasyonal kamuoyunda tartışılmazca bir gerçekmiş şeklinde yansıtılması; Ermeni diasporasının büyük bir başarısıdır. Bununla ilgili inanılmazca bir kaynak aktarılıyor ve bu anlatı Ermeni kimliğinin temel taşı. Ermeniler büyük ve ekseriyetle diasporada yaşayan bir toplyücek. Bu toplyüceğu bir arada tutmanız gerekiyor. Diaspora da bunu yapıyor. Örneğin, Kim Kardashian Ermeni byücenduğunu mütevazcaice 1915 vakalarında hatırlıyor. Onun haricinde ABDlı kendisi, 1915 vakaları gündeme ulaşmış olduğunda “Biz Ermeni’ydik” diyor. Ermeniler, hep bir anti-Türk anlatısıyla kendi kimliklerini tariflıyorlar. Büyük devletler ile daha küçük devletleri, milletleri ayıran hususlardan biri de budur. Bir Türk, bir İngiliz bo şekilde bir acıdan kendisine kimlik devşirmez.

1915 vakalarının soykırım olduğu iddiasını her türlü yere iliştirmeye çalışıyorlar. Bunun için oldukca ciddi para harcanıyor. Bugün ABD’da eyaletler düzeyinde müfredata sokmaya çalışıyorlar. İlgili kişilerin içeride de bu mevzuyla ilgilenmesi, anlatıyı tekil tutması ve gerçeğe bağlı meblağak yürütmesi gerekiyor ki gençlerimizin de yeni kuşağın da kafası karışmasın.

Bunu mütevazcaice Ermeni diasporasının başarısı olarak görmek ne kadar doğru? Syaşamgecilik geçmişi olan ülkeler Ermenilerin anlatısını mı kullanıyor?

Bu tekil olarak bir diasporanın başarabileceği bir şey değil. Benim bu kadar param var deyip bir devlete sen bunu kabul ettiremezsin. Burada devletlerin de politik çıkarı olması gerekiyor. Başta ABD olmak suretiyle Almanya ve Fransa’nın da bunu himaye etmiş olduğuni so şekildeyebiliriz. Bilözgüsa Fransa ve ABD için bu bir iç politika vasıta-gereçsi.

Hukukun dışına çıkmış olduğunız zfakatn soykırım bir moral üstmeşhurk terimi haline geliyor. Başka devletler el vermeseydi eğer, bu Ermeni anlatısı ve diasporasının bo şekilde bir başarıya yetişme şansı olmayacaktı internasyonal düzlemde. Kesinlikle bir politika vasıta-gereçsi… O yüzden işi hukuki boyuta geri döndürmemiz gerekiyor.

İki tarafı da doygunluk edecek bir çaslım var mı?

Eğer hukuk kanalına geri dönecek olursak, esasen hepimizi doygunluk edecek bir çaslım byücenur. Ama Ermeniler asla masaya oturmayacak, şu sebeple bu so şekildem Ermenilerin temel taşı. Onun için masaya oturmayacaklar. Ben bir çaslım maalesef görmüyorum.

Devamını görüntüle

ANALİZ

İran nükleer antak kalması çıkmazcaa mı girdi?

Yayınlanan

aktif

Yazar

İran nükleer anlaşması çıkmaza mı girdi?

İran ile nükleer antak kalmanın tarafları içinde Avusturya’nın başkenti Viyana’da meydana getirilen sadece geçen ay durdurulan görüşmelerin çökmemesi için antak kalmanın tarafı Avrupa ülkelerinin sarf etmiş olduğu yoğun çabaların netice vermediği görülüyor.

Taraflar averaj 12 aydır ilaçm eden görüşmelerde nihai aşfakatya yaklaşılmış olduğuna dair iyimser açıklfakatlar yaparken antak kalmanın taraflarından Rusya, 5 Mart’ta Ukrayna cenkıyla ilgili kendisine yönelik yapmış oldurımların İran ile iş birliğine zarar vermeyeceğine dair ABD’den yazcaılı güvenceler talep etti.

İran’la antak kalmaya varılması halinde bazcaı bölge ülkelerinin, antak kalma kapsamında mali varlıkları üstündeki blokelerin kaldırılması sonrasındasında İran’a karşı yeni hazcaırlıklara girmesi gerekebilir.

Rusya’nın bu beklenmedik talebi nihai aşfakatya gelinen görüşmelerde pürüze yol açtı.

Bu gelişmeler yaşanırken AB Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, 11 Mart’ta “dış etkenler” sebebiyle Viyana’da İran nükleer antak kalmasının tekrardan uygulanması için yürütülen görüşmelerin durdurulduğunu deklare etti.

Bununla birlikte, görüşmelerin durdurulması, İran görüşme kurulinin danışmanlamış olurından Muhkamud Marandi’nin ABD’yi, “Viyana görüşmelerindeki davranışını sürpriz şekilde değişim yapmakle” kabahatlfakatsının arkasından geldi. Marandi, “Washington’un değişen davranışlarına” ilişkin ise data vermedi.

Duraklfakatnın, Rusya’nın güvence talebine çaslım bulmayı fakatçladığı so şekildendi sadece Moskova’nın 15 Mart’ta Washington’dan lüzumlu yazcaılı güvenceler almış olduğunı duyurması üstüne bu sualn kısa sürede çaslıldü. Anlaşmanın önündeki Rusya ile ilgili pürüzler ortadan kalksa da derhal derhal nükleer görüşmelerin ne süre başlamış olacağı açıklanmadı.

Bu gelişme, aylardır Avrupalı kurullerin görüşmelerde antak kalmaya varılacağına dair sergiledikleri iyimserliğin yanı sıra ABD’nin nükleer antak kalmanın “yakında” sağlanabileceğine ilişkin açıklfakatlarını boşa çıkarabileceğini gözler önüne serdi. Nitekim ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Ned Price, 4 Nisan’da yapmış olduğu açıklfakatda, nükleer görüşmelerde Tahran’la geriye kalan ihtisözleri aşabilecekleri fırsatın byücenduğunu ifade etmişti.

BM ve biroldukca ülke, 2015’te varılan nükleer antak kalma doğrultusunda Tahran’a karşı ekonomik yapmış oldurımları kaldırdı. Körfez’deki Arap yetkililer ile ABD’lilere nazcaaran ise İran, söz mevzusu yapmış oldurımların kalkması sonucu bölgenin güvenlik ve istikrarını hedef alan etkinlikleri finanse etmek suretiyle kullanmış olduğu milyarlarca dolara ulaşmış oldu.

ABD’nin Mayıs 2018’de tek taraflı şekilde nükleer antak kalmadan çekilerek Tahran’a yönelik yapmış oldurımları daha ağır şekilde geri getirmesi üstüne İran yönetimi, nükleer programcığını geliştirmek için daha ciddi çabalara girdi.

Batılı ülkeler ve İsrail ise İran’ın nükleer tabancalara haiz olmaya oldukca yaklaştığı kanaatini hisselaşıyor.

“ABD’liler sözlerinde durmadı”

İran önderi Ayetullah Ali Hfakatney, 12 Nisan’da ülke yetkilileriyle gerçekleştirmiş olduği byüceşmada, Viyana’daki görüşmelerin çıkmazcaa girmesinin vazcaifelisunun ABD byücenduğunu ve ülkenin gelecek planlamış olurının nükleer görüşmelerin sonucuna bağlanmfakatsı gerektirme etmiş olduğuni so şekildedi. Hfakatney ek olarak görüşmelerin yolunda gitmiş olduğuni ve İranlı görüşme kurulinin Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi ve Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi ile uyumlu hareket etmiş olduğuni belirtti.

Hfakatney’in Twitter hesabından meydana getirilen hisselaşımda, ilkin görüşmelerin yolunda gitmiş olduğune dair ifadeleri hisselaşılsa da hemson olarakra bu ifade silinerek, “ABD’liler sözlerinde durmadı. İşleri çıkmazcaa sokan hepimiz değiliz, onlardır.” ifadeleri yer aldı.

Bu arada İran Meclisindeki milletvekillerinin büyük bir oldukçanluğu, Viyana’daki nükleer görüşmelerde uzlaşı için ABD’nin antak kalmadan tekrardan tek taraflı çekilmeyeceğine dair yasal güvenceler dahil bazcaı şartlar öne sürdü. 10 Nisan’da 290 kişilik Mecsıralfakatki 250 milletvekili tarafınca imzalanan ve mümkünlıkler içinde nükleer antak kalma için Meclisin şartlarını ortaya koyan bir bildiri okundu.

Bildiride, ABD Başkanı Joe Biden’ın ifadeleri dahil olmak suretiyle Washington’dan gelen sözlü vaatlerin güvence sayılmayacağı, ABD’nin gelecekte antak kalmadan tekrardan tek taraflı çekilmeyeceğine dair yasal güvenceler sunması ve mümkün bir antak kalmanın ABD Kongresi benzer şekilde karar alıcı organlamış olurı tarafınca onaylanması gerektiği açıklandı.

İranlıların bahsi geçen taleplerine karşı ise ABD’li emekli generallerden oluşan 46 askeri yetkili, Başkan Biden ve Kongre üyelerine yolladıkleri bildirida, Viyana’da İran’la meydana getirilen görüşmelere karşı çıktı. Mesajda, “varılacak antak kalmayla Orta Doğu ve dünyada terörü himaye eden en büyük ülke olarak öne çıkan İran’ın nükleer tabancaa haiz olacağı” uyarısı yapılmış oldu.

Biden’ın yönetime geldiği 2021’in başlangıcından beri, 2015 yılsinde varılan nükleer antak kalmanın belli bazcaı şartlar altında geri geleceği mevzuşyüceyor. Bu şartların başlangıcında ise antak kalmanın tüm maddeleriyle dörutubetye girmesi karşılığında İran’a yönelik yapmış oldurımların kaldırılması geliyor.

İran, nükleer antak kalmanın tekrardan etken hale getirilmesi fakatcıyla bir yıldan beri Viyana’da Çin, Rusya, Fransa, İngiltere ve Almanya ile direkt görüşmelerde byücenmuş oldu. ABD de kendisi ile İran içinde koordinasyon görevi oynayan AB üstünden bu görüşmelerde dvakalı olarak yer aldı.

Nükleer antak kalmayla ilgilenen tarafların içine girmiş olduğu iyimser atmosışık doğrultusunda son haftalarda İranlı kurulin de aralarında yer almış olduğu görüşmeci kurullerden bazcaıları, görüşmelerde ilerlemeler kaydedbilimselş olduğuni deklare etti. Geri kalan bazcaı ihtisözlerin aşılmasıyla oldukca yakında bir antak kalmaya varılabileceğini aktaran bazcaı kurul üyeleri, bu ihtisözlerin da “İran Devrim Muhafızlarının terör sıralfakatsından çıkarılması ve İran’ın bloke edilen varlıklarının özgür bırakılması” benzer şekilde adımlarla aşfakatlı olarak aşılabileceğine işaret etti.

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Said Hatipzade ise Çin, Rusya, Fransa, İngiltere ve Almanya ile görüşmelerin tfakatmlanmış olduğunı so şekildeyerek, “Washington’un sonucundan başka bir şey kalmadı.” dedi.

Avrupa ülkeleri, İran petgörevi için görüşmelerde taviz vermeye talepli

Viyana’daki görüşmeleri yakından takip eden uzmanlamış olur, AB ülkelerinin görüşmelerde telaşlı davranmasını ve İran lehine bazcaı tavizler verilmesi noktasında talepli olmasını, Rusya’ya yönelik yapmış oldurımlar sebebiyle piyasaların İran petgörevine olan ihtiyacına bağlıyor.

Avrupa ülkelerinin aksine ABD’nin İran’a karşı daha oldukça taviz vermemeye çalmış olduğuna işaret eden uzmanlamış olur, Washington’un piyasaların petrol ihtiyacının karşılanması için üretimlerini artırmaları mevzusunda Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) başta olmak suretiyle Körfez ülkeleri üstünde baskı oluşturduğuna dikkati çekiyor.

Ancak Körfez’deki Arap ülkeleri, ABD’nin petrol üretimi mevzusundaki bu talebini yerine getirmeme yönündeki tutumlarını sürdürdükleri benzer şekilde Viyana’daki görüşmelerde bir taraf olarak yer almayı hak ettiklerini emareyor.

Nitekim Arap ülkeleri ve İsrail, ilişkilerinin gerbilimselş olduğu İran’ın nükleer tabancaa haiz olması halinden bundan en oldukca kendilerinin etkileneceğini ifade ediyor.

İran’la antak kalmaya varılması halinde bazcaı bölge ülkelerinin, antak kalma kapsamında mali varlıkları üstündeki blokelerin kaldırılması sonrasındasında İran’a karşı yeni hazcaırlıklara girmesi gerekebilir.

Yaptırımların kalkmasının arkasından Suudi Arabistan’ın yanı sıra BAE, İsrail, Irak ve öteki bazcaı ülkeler için tehdit olan İran bağlaşıki bölgesel grupların Tahran’dan daha oldukça destek alması mümkün. Bu bağlamda Suudi Arabistan benzer şekilde bazcaı ülkelerin bölgesel gerbilimselşliği düşürmek ve bölgenin istikrarını hedef alan Yemen’deki Husi milisler benzer şekilde grupların etkinliklerinin desteklenmemesi güvencesi için Tahran’la kontakt yolları arıyor. Öyle ki Katar Savunma Bakanı Halid Atiyye’nin 27 Mart’ta meydana gelen Doha Forumu’ndaki açıklfakatlarına nazcaaran, Körfez’deki bazcaı Arap ülkeleri, nükleer antak kalmaya varılmasının arkasından İran’ı da kapsayan bölge ülkeleri içinde bir bölgesel güvenlik antak kalması imzalanmasını umut ediyor.

Bu niçinle ABD Başkanı Biden’ın izlediği politika, netice saygınlıkıyla Tahran’dan lüzumlu güvenceler alındıktan sonrasında nükleer antak kalma imzalanması yönünde. İmzalanacak antak kalmayla İran’ın ve bölgedeki istikrarı tehdit eden ona bağlaşık güçlerin etkinliklerini zayıflatmayı hedefleyen Beyazca Saray, İran Devrim Muhafızlarını terör sıralfakatsından çıkarma, 2015’teki antak kalmayı etkenleştirme ve Tahran’a yönelik yapmış oldurımları aşfakatlı olarak kaldırmayı öngörüyor.

Devamını görüntüle

Trend Haberler