Emperyalizm rüzgarında savrulmak ya da Taliban yönetiminde bir Afganistan seçeneği

ABD’nin Afganistan‘a yönelik 2001 yılında başlattığı “Kalıcı Özgürlük Harekatı“, 20 yıl süren savaştan sonra Taliban’la anlaşarak Afganistan’dan çekilmesiyle sonuçlanmış oldu. Sonuç ironik; yaşamını yitiren binlerce sivil yanında, Afgan halkında ABD ve uluslararası koalisyon güçlerine karşı giderek büyüyen öfke ve güvensizlik sonrasında Taliban’ın halk desteğini kolayca kazanmış olması.

ABD’nin Afganistan’a yönelik 2001 yılında başlattığı Kalıcı Özgürlük Harekatı’ndan dünyanın anladığı ise “Kendi planlarına uygun ülkelere güç kullanarak demokrasi ihraç ettiğini söyle ve halkı da buna zorla, halk buna uymuyorsa şiddet kullanarak sindir ve kontrolü ele geçir, sonrasında da sebep olduğun binlerce ölümü ve yıkımı görmezden gel.”

Afgan tarihini biliyorsanız, ne aylardır medyaya yansıyan görüntüler şaşırtıcı ne de ABD’nin Afganistan’ı terk etme kararı. Çekilmenin başlamasıyla Taliban’ın kısa sürede vilayet merkezlerini ele geçirmiş olması, 15 Ağustos’ta pek bir direnişle karşılaşmadan Kabil’e girmesi, Cumhurbaşkanı Eşref Gani’nin başka yetkililerle ülkeyi terk etmesiyle tüm kontrolün Taliban’a geçmesine de şaşırmamak gerekiyor. Dünya bu süreci; Kabil Havaalanından kalkan askeri uçaklara tutunmuş ya da uçağın peşi sıra koşan ve ülkeyi terk etmeye çalışan yığınları film karesi gibi seyrederek geçirdi. Bu seyirle birlikte medyanın nazara vermeye bayıldığı, seçilmiş sahneler ise Afganların Taliban’la yaşayacağı gelecek olarak sunuluyor dünyaya: Şeriat, uçsuz bucaksız yasaklar ve kadınların köleliği.

Yıllardır emperyalizm rüzgarında savrulan Afgan halkının geleceği, medyada sürekli pompalanan “kadın ve kız çocuklarının müstakbel köleliğinden” çok daha belirsiz ve dramatik. Bu belirsizliği anlamanın en kısa yolu, Afganistan’ın yaşadığı sonu gelmez emperyalist işgalleri anlamaktan geçiyor öncelikli olarak.

Taliban yönetiminin halkın geleceğini nereye taşıyacağı endişesi çok anlaşılabilir bir endişe. Fakat halkın Sovyetler Birliği ve ABD işgalleri nedeniyle yoksulluğa mahkum edildiği on yılların ardından Taliban yönetimini halkın “karabasanı” olacakmış gibi empoze etmek de epey zorlama gözüküyor. 

Afganistan, İran ve Çin gibi güçlü devletlerin bulunduğu bir coğrafyanın tam ortasında. Çok sayıda farklı aşiret, etnik grup ve farklı dillerin konuşulduğu, farklı kültürlerin oluşturduğu göç ve ticaret yollarının ortasında kalmış bir ülke. Merkezi bir yapılanma bu koşullarda oldukça zor. Coğrafyanın zorluğu, kimliğini korumaya çalışan çoğunlukla birbirine rakip, hatta düşman aşiret ya da etnik grubu, kendi bölgesine kapanıp sağlam alanlar, güçlü korunan köyler ya da dağlara yaslanmaya itiyor.

19. yüzyılda da dönemin emperyalist aktörleri arasında kalmış bir Afganistan görürsünüz. Çarlık Rusyası güneye doğru inmiş, İngilizler güneyden kuzeye doğru ilerlemiş, Afganlar bağımsızlıklarını korumak için İngilizlerle savaşmak zorunda kalmıştır. İngilizlerin 1947’de Hint Alt Kıtası’ndan çekilmelerinin ardından, kuzeydeki tehdit şekil değiştirip Sovyetler Birliği’ne (1922-1991) dönüşerek devam etmiştir. Sovyetlerin Afganistan’ı neden işgal ettiği çok tartışılsa da bu sorunun en kolay cevabının “sıcak sulara inmek” olduğu bilinen bir gerçektir.

Taliban’ın temelleri Sovyet işgalinin çok öncesine dayanır. Sovyetler Birliği’nin 1979’da başlayan işgali, güçlü bir merkezi yönetim kurmaya yetmese de Afganistan’da işbaşına gelen komünist rejimin halkın dini ve geleneksel dokusu ile radikal bir biçimde oynamaya kalkması Taliban’ın oluşum ve güçlenme sürecini başlatan asıl nedendir. O dönemde komünizmle mücadele ettiğini söyleyen ABD ve konjonktürel çıkarları olan her ülke Taliban’a destek vermiştir. Taliban’ın temelleri Sovyet işgalinin çok öncesinde atılsa da Pakistan’ın 1940’lı yılların sonunda yaşanan bağımsızlık sürecini de anlamayı gerektirir.

Emperyalist ülkelere karşı direnen ve başarılı olan Afganistan’da şimdi asıl sorun, Taliban’ın ülkeyi nasıl yöneteceği hususu. Çok sayıda farklı aşiret, etnik grup ve farklı dillerin konuşulduğu, farklı kültürlerin oluşturduğu göç ve ticaret yollarının ortasında kalmış bir ülkede merkezi bir yapılanma nasıl sağlanacak, nasıl yürütülecek ve nasıl ayakta kalacak?

Afganistan’ın yüzde 84’ü Sünni Müslümanlardan oluşuyor. Birçok etnik grubu barındıran ülkede en kalabalık nüfusu yüzde 38 ile Peştular oluşturuyor ve bunların çoğu ülkenin güneyi ile doğusunda yaşıyor. Yaklaşık 15 milyon civarında Peştu da ülkenin güneydeki komşusu olan Pakistan’ın kuzeyinde yaşıyor. Bölgedeki İngiliz yönetimi 1947’de sona erip Pakistan bağımsız bir ülke olduğunda, ülkedeki Peştular da Afganistan’daki Peştularla birleşerek “Peştunistan” isimli bağımsız bir ülke kurmayı istediler. Pakistan’la bölgedeki Peştular arasındaki gerilim sürerken 1971’de Bangladeş, yıllar önce İslami bir birliktelik altında kurulmuş olan Pakistan’dan ayrılarak bağımsız bir ülke oldu. Bu ayrılık, Pakistan yönetimi için etnik farklılıkların dinin birleştiriciliğinden üstün geldiğinin göstergesidir aynı zamanda. Afganistan’daki Peştuların etnik kimlik savunuculuğu, Pakistan için daha ciddi bir güvenlik tehdidi olarak karşımıza çıkar. Bu süreç bir süre sonra, Pakistan’ın, Afganistan’daki Peştular arasında İslami bir hareketin yayılması için destek vermesiyle sonuçlanır. Amaç, Afganistan’daki etnik milliyetçi duyguların bastırılmasıdır.

Taliban, Peştuca “talebeler” anlamına geliyor. Pakistan İstihbarat Servisi (ISI), bu amaç doğrultusunda bölgeden getirdiği birçok mücahide kendi topraklarında, sınır bölgelerinde dini ve askeri eğitim verdi. Bu öğrenciler, yıllar sonra Taliban’ın temelini oluşturdu. Pakistan, eğitimler sırasında öne çıkan, başarılı ve cesur gördüğü öğrencileri de ABD’nin bölgedeki yetkililerine tanıttı. 1978’de sol görüşlü ve Sovyet destekli askerler darbeyle iktidara geldiğinde, bu İslamcı muhalefet, Pakistan ve ABD’nin desteğiyle ülkeye girerek silahlı bir isyan başlattı.

1979’da Sovyetler Birliği, doğrudan bir müdahaleyle Kızıl Ordu’yu Afganistan’a soktu. Sovyet işgali, Pakistan’dan gelerek silahlı isyan başlatan “mücahitler”e halk desteğini artırdı ve büyüttü. ABD ve Suudi Arabistan’dan gelen yüklü miktardaki maddi yardımlar da halihazırda Pakistan’da oluşturulup bekleyen hareketin güçlenmesine yol açan diğer bir önemli unsur oldu.

ABD’nin 1980-1985 yılları arasında, Sovyetlere karşı savaşan bu mücahitlere 300 milyon dolarlık yardım gönderdiği biliniyor. Suudi Arabistan da her yıl benzer miktarlarda yardım gönderiyordu. Bu rakamlara İsrail ve Çin’den gelen yardımlar dahil değil.Sovyetler 1989’da çekildikten sonra ABD’nin mücahitlere yardımı önce yıllık 250 milyon dolara indi, daha sonra da kesildi.

Çok sayıda farklı aşiret, etnik grup ve farklı dillerin konuşulduğu, farklı kültürlerin oluşturduğu göç ve ticaret yollarının ortasında kalmış bir ülke. Merkezi bir yapılanma bu koşullarda oldukça zor. Coğrafyanın zorluğu, kimliğini korumaya çalışan çoğunlukla birbirine rakip, hatta düşman aşiret ya da etnik grubu, kendi bölgesine kapanıp sağlam alanlar, güçlü korunan köyler ya da dağlara yaslanmaya itiyor.

Afganistan’da komünist yönetim 1992’ye kadar iktidarda kaldı. Komünizm karşıtı olduğunu söyleyen güçler tarafından desteklenen ve yeterince silahla donatılan “mücahit gruplar” alan kavgasına başladığında insan kaçırmalar, cinayetler, hırsızlık, tecavüz ve sokak çatışmaları, Afgan sivillerin günlük hayatının parçası haline geldi. Taliban, 1992-1996 arasında iyice artan kargaşa ortamında istikrarı yeniden sağlayacağı sözüyle gittikçe daha fazla aşiretin desteği almaya başladı.

Taliban’ın 1993’te Peştuların Ghilzai ve onların da Hotak aşiretinden gelen, Molla Ömer tarafından kurulduğu söyleniyor. Yönetimini ele geçirdiği ilk büyük şehir, son yıllarda suç merkezi haline dönüşmüş olan ve Peştuların çoğunlukta olduğu Kandahar’dır. Burada Sovyetlerden kalan birçok ağır silahı da ele geçiren Taliban, Pakistan’la sınır kapısının kontrolünü de ele geçirdi ve İran sınırındaki Herat’a girdi. 1995’te Afganistan’ın 30 bölgesinden dokuzu, Taliban kontrolüne girmiş oldu.

Taliban, Peştu karşıtı gördüğü ve yozlaşmanın sebebi ilan ettiği Tacik kökenli devlet başkanı Burhanettin Rabbani’yi görevden aldı ve yönetimi ele geçirdi. Taliban’ın gücü ve savaşçıları arttıkça, yerel düzeyde birbiriyle savaşan aşiretler ya da gruplar arasından güçlü olana destek verdi, karşılığında etkinliğini artırmış oldu.

2001 yılına geldiğimizde Taliban, ülkenin yüzde 90’ını kontrol ediyordu. İkiz Kuleleri ve Pentagon’u hedef alan saldırılardan El Kaide’yi sorumlu tutan ABD’nin Afganistan müdahalesi başladı. Taliban, 2001’in sonunda Kabil dahil birçok yerde yönetimi bırakıp çoğunlukla Pakistan’a geçti; yıllardır örgütün yönetildiği yerlerden biri olan Kandahar sınırındaki Ketta’yı örgütün üssü haline getirdi.

ABD ve NATO öncülüğündeki birliklerin desteğiyle Afganistan’da yeni bir hükümet kurulsa da hava operasyonları, sivil kayıplara yol açan ev baskınları ve yerel aşiretler arasında yeniden başlayan mücadele, halkın Taliban’a sempatisinin bazı bölgelerde artmasına yol açtı. 2012’de başkent Kabil’de ve NATO’nun güçlü üslerinde çok geniş çaplı saldırılar düzenleyecek güce erişti.

Taliban kaçınılmaz olarak diplomasi kanalıyla, uzlaşı mekanizmalarını devreye sokarak çıkış yolları arayacaktır. Emperyalizmden arınmış bir Afganistan’a fırsat vermek, gelişmeleri emperyalizmin gölgesinden uzakta kendi pratiği ile denemesine olanak tanımak, çok mu büyük kayıp olacaktır?

Taliban, 2014’te ABD ve NATO, artık Afgan ordusunun eğitileceğini ve kendilerinin doğrudan savaşa katılmayacağını duyurduktan sonra, en kanlı saldırılarını düzenlemeye başladı. Bu saldırıların ardından kırsalda bazı bölgelerin kontrolünü de yeniden eline geçirmiş oldu. “İşgalci güç” olarak tanımladığı ABD ile çeşitli dönemlerde masaya oturan Taliban, nihayet Şubat 2020’de ABD’nin çekilmesi karşılığında bazı şartları yerine getireceğine dair taahhütler verdi.

Sovyet müdahalesi zamanı Kızıl Ordu’yla savaşan çoğu mücahit Taliban’ın yönetici kadrosunu oluşuyor. İşgal öncesinde Afganistan’ı da yönetmiş olan Molla Muhammed Ömer liderleri. Ağustos 2015’te örgütün başına Molla Ömer’in sağ kolu Molla Ahtar Muhammed Mansur getirildi. Molla Mansur’un 2016’da Pakistan’da ABD’nin düzenlediği bir hava saldırısında hayatını kaybetmesinin ardından Hibetullah Ahunzade geldi. Ahunzade’nin siyasi, dini ve askeri kararlarda son sözü söyleyecek mutlak otoritesi var.

Yönetim biriminin dışında bölgesel yapılanmalar var. Burada da uzlaşılan aşiretlerin liderleri, 1980’lerde ülkeden mülteci olarak kaçan ancak daha sonra Taliban çatısı altında savaşmak için ülkeye dönen savaşçılar var. Yayınlanan raporlara göre, yerel düzeyde en tehlikeli ve “tahmin edilemeyen” grup olarak görünen ve Taliban’ın gelirlerini büyük oranda sağlayan haşhaş tohumlarının ekilmesinden, afyon üretiminden ve bu tarlalarla ticaret yollarının güvenliğinden sorumlu eğitimsiz, çoğu okuma-yazma bilmeyen silahlı gençler var.

Küresel afyon üretiminin yüzde 90’dan fazlasının Afganistan’da yapıldığı tahmin ediliyor. Birleşmiş Milletler’in (BM) 2018 raporunda, Taliban’ın bir yılda bu illegal uyuşturucu trafiğinden 400 milyon dolar kazandığı tahmini yer alıyor.

ABD ve NATO, Taliban ve Afganistan’ı diğer ülkelere göre daha iyi tanıyor. ABD yönetiminin, baş edemediği Afganistan’ı desteklemek için daha fazla harcama yapmak istemediği de kesinleşmiş oldu. Şimdi karşımızda Çin’i görüyoruz. Çin’in gücünü, yatırımlarını, petrol yollarını, haşhaş ticaretini artırmak için Afganistan’ı desteklediği düşünülüyor. Bu öngörünün çok da hayal olmadığı tüm otoritelerce kabul ediliyor.

Kuzeyden güneye, güneyden kuzeye, istila yolu üzerinde bulunan Afganistan ve Afgan halkının tarihsel süreçte emperyalizme direnci, istilacı ve işgalciler ne kadar güçlü olursa olsunlar kavgalarını zamana yayıp, düşmanlarını yıpratıp alt etmesini hep kolaylaştırdı. Bunda güçlü bir İslam inancının de etkili olduğu yadsınamaz kuşkusuz.

Sovyet-Afgan savaşı, ABD’nin zekice yönlendirmesi ile İslam-Komünizm ideolojik kavgasına dönüştürülerek Sovyetlerden kurtulan Afganistan, şimdi halkın güçlü İslam ideolojisinin motivasyonu ile ABD’yi de ülkesinden çıkarmış oldu.

Önce komünizmin temsilcisi Sovyetler Birliği sonra kapitalizmin temsilcisi ABD, Afganistan’da kaybetti. Afgan halkı, uzun sürse de emperyalizme de direnebileceklerini ispat etmiş oldu.

Emperyalist ülkelere karşı direnen ve başarılı olan Afganistan’da şimdi asıl sorun, Taliban’ın ülkeyi nasıl yöneteceği hususu. Çok sayıda farklı aşiret, etnik grup ve farklı dillerin konuşulduğu, farklı kültürlerin oluşturduğu göç ve ticaret yollarının ortasında kalmış bir ülkede merkezi bir yapılanma nasıl sağlanacak, nasıl yürütülecek ve nasıl ayakta kalacak?

Afgan tarihini biliyorsanız, ne aylardır medyaya yansıyan görüntüler şaşırtıcı ne de ABD’nin Afganistan’ı terk etme kararı. Çekilmenin başlamasıyla Taliban’ın kısa sürede vilayet merkezlerini ele geçirmiş olması, 15 Ağustos’ta pek bir direnişle karşılaşmadan Kabil’e girmesi, Cumhurbaşkanı Eşref Gani’nin başka yetkililerle ülkeyi terk etmesiyle tüm kontrolün Taliban’a geçmesine de şaşırmamak gerekiyor.

Afganistan’ın geleceği için birkaç temel sorunun cevabını bulabilmek de bir hayli önemli. Taliban’ın Afganistan’da yönetime gelmesi ile emperyalist güçlerin ülkeye ilgisi bitecek mi? Özellikle Batı’nın Orta Doğu’da şeriat ile yönetilen zengin ülkelere ses çıkarmayıp Afganistan’da öcü olarak pompaladığı Taliban yönetimi, halkı ne kadar barış ve huzur içinde tutacak, en önemlisi dış desteksiz halk karnını nasıl doyuracak?

Afganistan’ın ekonomisinin tamamen dışa bağımlı olduğu bir sır değil. Ülkenin gıda maddesinden tutun, iğneden ipliğe kadar yabancı ülkelerin yardımları olmadan büyümesi, Taliban’ın kısa sürede halkına insanca yaşam koşulları sunması çok zor duruyor. Ülkenin kendi imkanları ile savunulması imkansız. Taliban kaçınılmaz olarak diplomasi kanalıyla, uzlaşı mekanizmalarını devreye sokarak çıkış yolları arayacaktır. Emperyalizmden arınmış bir Afganistan’a fırsat vermek, gelişmeleri emperyalizmin gölgesinden uzakta kendi pratiği ile denemesine olanak tanımak, çok mu büyük kayıp olacaktır?

Taliban yönetiminin halkın geleceğini nereye taşıyacağı endişesi çok anlaşılabilir bir endişe. Fakat halkın Sovyetler Birliği ve ABD işgalleri nedeniyle yoksulluğa mahkum edildiği on yılların ardından Taliban yönetimini halkın “karabasanı” olacakmış gibi empoze etmek de epey zorlama gözüküyor. Afganistan halkını on yıllardır boyunduruk altında kendi doğrularına zorlayan ve herhangi bir hesap vermeyen ülkelerin, şimdi Taliban’ın benimseyeceği yönetim tarzını bahane ederek etrafa korku hikayesi salmalarını çok da ciddiye almamak gerek. Emperyalist ülkelerin boyunduruğundan kurtulmuş bir Afganistan’ın kendi yolunu bir şekilde bulacağına da inancımız olmalı.

[Doç. Dr. Metin Duyar, Nevşehir Hacı Bektaş Veli Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi öğretim üyesidir]

“Görüş” başlığıyla yayımlanan makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editöryel politikasını yansıtmayabilir.

You may also like...

Bir cevap yazın