İyi ki Varsın Eren projesini, şehitlerimizi kalplerimize mühürlemek için yapıyoruz

Trabzon’un Maçka ilçesi kırsalında 11 Ağustos 2017’de bölücü terör örgütü mensuplarınca şehit edilen 15 yaşındaki Eren Bülbül ve Jandarma Astsubay Kıdemli Başçavuş Ferhat Gedik’in yaşamını ele alan “Kesişme: İyi ki varsın Eren” adlı filmin, 29 Ekim’de izleyiciyle buluşması planlanıyor.

TRT ile Mustafa Uslu’nun ortak yapımcılığında gerçekleştirilen filmin çekimleri Trabzon’un Maçka ilçesinde devam ediyor.

Filmde Gedik’i başarılı oyuncu İsmail Hacıoğlu, Bülbül’ü ise Rahman Beşel oynuyor.

TRT Genel Müdürü Prof. Dr. Mehmet Zahid Sobacı, Bülbül ve Gedik’in vefatının 4. yılı dolayısıyla Bülbül’ün kabrinin başında gerçekleştirilen anma törenine katıldı.

Kur’an-ı Kerim tilavetinin ardından filmin ikinci fragmanını basın mensuplarıyla ilk kez izleyen Sobacı, yapımda emeği geçenlere teşekkür etti. Sobacı, “Aslında boğazımızı düğümleyen, yüreğimizi dağlayan, aynı zamanda yüreğimizde onur ve gururla taşıdığımız şehitlerimiz Eren Bülbül ve Ferhat Gedik’in minnetle yad edilmesi, şehitlerimizi unutmamak, unutturmamak için buradayız. Onları dünyanın kalp hafızasına mühürlemek için buradayız. Biliyorum ki bir kalp hafızası var ve nisyana inat, unutmaya karşı koyan en güçlü hafıza, kalp hafızası. Biz ancak şehitlerimizi kalp hafızasına mühürlersek unutmayız, unutturmayız. O nedenle buradayız. Kesişme: İyi ki Varsın Eren projesini de bu amaç doğrultusunda, şehitlerimizi kalplerimize mühürlemek için gerçekleştiriyoruz.” dedi.

Bülbül ve Gedik’in kahramanlığından tüm insanlığın ders çıkarması ve ilham alması gerektiğini belirten Sobacı, Eren’in 15 yaşında, Ferhat Gedik’in ise 41 yaşında 41 kurşunla şehit düştüğüne dikkati çekti.

Sobacı, yapımın uluslararası arenada da gösterileceğini kaydederek, şu bilgileri verdi:

“29 Ekim’de ulusal kamuoyunun, Türk milletinin önüne çıkaralım. Onun sonrasında, uluslararası adımlar tabii ki gelecek. Çünkü bu proje bir yandan şehitlerimizin kahramanlık hikayesini anlatırken, diğer yandan uluslararası arenada, terörün ne tür bir felakete yol açabileceğini, nasıl can yakabileceğini gözler önüne seriyor. Vicdanı olan herkesin gönlünde bir yankı uyandıracak bir proje olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla Türkiye’nin terörle mücadelesinin anlatımı noktasında da çok büyük bir katkı sağlayacağını düşünüyorum. Türkiye terörle mücadelede cephede, doğrudan kanıyla mücadele veren tek devlet. FETÖ’sü, PKK’sı, PYD’si ve DEAŞ’ıyla mücadele eden, cephede savaşan tek devlet. Dolayısıyla Türkiye’nin bu mücadelesini anlatmaya, bu filmin çok büyük katkı sağlayacağını düşünüyorum. O yüzden mutlaka uluslararası alana taşımamız gereken bir proje. Bu yönde de adımlarımızı atacağız.”

Türkiye’nin son 20 yılda bölgesel bir güç haline geldiğinin altını çizen Sobacı, “Küresel arenada, siyasette sözü geçen, sözüne dikkat kesilen bir ülke haline geldi. Türkiye, küresel adaletsizliklerden dem vurdukça, haktan ve hakikaten yana çağrıda bulundukça, Türkiye’ye yönelik, özellikle de bu çağın hastalığı olan dezenformasyon, kara propaganda faaliyetleri de Türkiye odaklı şekilde iyice arttı. Türkiye’nin haktan yana bu çağrısı neticesinde mücadele ettiği alanlar çeşitlendi ve mücadele sertleşti, tabiri caizse. O yüzden Türkiye’nin bu mücadeleleri konusundaki haklarını, tezlerini, iddialarını dile getiren birçok projeye ihtiyaç var.” değerlendirmesinde bulundu.

“Bu sorumluluğa uygun hassasiyetle davranmaya çalışıyoruz”

Filmin yönetmenliğini üstlenen Özer Feyzioğlu, bu filmin sorumluluğunun yüksek bir proje olduğunu belirterek, şunları kaydetti:

“İki pırıl pırıl insan, biri 15 yaşında masum bir çocuk, biri kıymetli bir asker, karısına aşık bir koca, güzel bir baba. Hayatını az önce gördüğünüz yerde kaybetmiş vaziyette. Biz de gerçek mekanda gerçek bir trajedi çekiyoruz. Bu da bizi duygusal olarak çok etkiliyor tabii. Çok ciddi bir sorumluluk. Bu sorumluluğa uygun hassasiyetle davranmaya çalışıyoruz. Özellikle gerçek mekanda çekiyor olmak, buranın bir dekor olmaması, bu noktada çekim yapıyor olmak bizi hem duygusal olarak çok etkiliyor hem de ağır bir sorumluluk. Benim temel olarak söylemek istediğim bu. Gerçek bir trajedi çekiyoruz. Gerçekten hayatını kaybetmiş 2 güzel insanın trajedisi.”

Yapımda yansıtılan tüm olayların gerçekliğine vurgu yapan Feyzioğlu, “Gerçek olaylar, gerçek acılar, bizi duygusal olarak çok etkiliyor. Biz her gün Eren’in kabrinin önünden geçerek çalışma günümüze başlıyoruz. 10 metre ötesi ikisinin de ruhlarını teslim ettiği, son nefeslerini verdikleri yer. Biz gerçekten her gün onların ölüm yıl dönümlerini yaşıyoruz.” ifadelerini kullandı.

Bülbül’ü canlandıracak kişiyi seçerken oyuncu olmaması ve Trabzonlu olmasına dikkat ettiklerini dile getiren yönetmen Feyzioğlu, “Epey uzun süren bir ön hazırlık ve arama çalışmasından sonra Rahman’a ulaştık. Rahman bu filme çok ciddi bir gerçeklik ve samimiyet duygusu veriyor. O yüzden Rahman’la çalışmak bizi çok mutlu ediyor. Kendisi aşağı yukarı Eren’le yaşıt. Oyuncu değil ama ekip olarak hepimizin hissettiği sorumluluğun bilincinde bir tavırla ilk günden itibaren çok yoğun bir şekilde çalıştı, inandı ve kamera karşısında nasıl olduğunu da izleyenler takdir edecek.” diye konuştu.

“Ayşe Teyze beni ilk kez gördüğünde ağladı”

Ferhat Gedik’i canlandıran İsmail Hacıoğlu, ilk defa bir filme ‘Keşke olmasaydı.’ diye başladığına vurgu yaparak, şöyle konuştu:

“Bugün burada bu kalabalık olmasaydı, bu film çekilmeseydi. Ama maalesef böyle bir şey yaşanmış ve olayın kahramanları onlar. En yakınlarındaki insanlar da burada. Ben konuşurken bile aslında kendimi çok gereksiz hissediyorum, bu hikayenin içinde. Biz sadece onları ölümsüzlüğe bir adım daha yaklaştırabilirsek ne mutlu bize. Onun dışında zaten her şeyi onlar yapmış, söylemiş. Sadece Ferhat Abi ve Eren için değil, babalarıyla birlikte gülümsemelerini gömen bütün çocuklar için biz buradayız. Çok heyecanlıyız. 29 Ekim’de seyirciyle karşılaştığımızda çok güzel tepkiler alacağımıza inanıyoruz. Biraz zor bir süreç bizim için açıkçası.”

Hava koşulları dolayısıyla zor şartlarda çalıştıklarını ifade eden Hacıoğlu, her gün mezarın başında Eren ile selamlaşıp sete gitmenin de oldukça zor olduğuna değindi.

Hacıoğlu, bütün ekibin harıl harıl çalıştığını ve filmi 29 Ekim’e yetiştirmek istediklerini kaydetti.

Eren’i canlandıran, 16 yaşındaki lise 3. sınıf öğrencisi Rahman Beşel, İstanbul’da bir ay oyunculuk eğitimi aldığını söyledi.

Gururu ve üzüntüyü aynı anda yaşadığına işaret eden Beşel, şöyle devam etti:

“Bir yandan gurur duyuyorsun, bir taraftan benziyorsun herkes seni seviyor. Bir taraftan da şehit kardeşimizin şehit olduğu yerde canlandırıyoruz bunu. Oraya gidince insan bir garip hissediyor kendini, olay orada geçtiği için. Çekimler Antakya, Nevşehir, Niğde, Trabzon ve İstanbul’da geçti.

Ayşe Teyze’nin kendisini çok severim. Beni ilk kez gördüğünde ağladı. İnsan kendini çok garip hissediyor. Şehit oğlunu, ona benzeyen birisi canlandırıyor. İki taraf için de çok garip duygular. Onun yaşadığı hayat, çevre çok benzer şeyler. Ben de oralarda yaşadım. Tonya ve Maçka çok değişik ilçeler değil. Eren ve benim için bunlar bildiğimiz şeyler. Eren’i oynamak benim için çok büyük bir gurur kaynağı. Böyle bir şehidi canlandırdığım için de çok daha ayrı mutluyum. Başta beni buraya seçen Özer Hocam ve Mustafa (Uslu) Bey olmak üzere herkese teşekkür ediyorum.”

Oyuncu Beşel, Bülbül’ün mezarını görünce kendini bir garip hissettiğini kaydederek, “Şehit daha 15 yaşında. PKK’lılar tarafından alçakça şehit edilen bir kardeşimiz. Üzüntü çok büyük. Şehit kardeşimizi canlandırdığım için çok mutlu ve gururluyum.” ifadelerine yer verdi.

Daha önce kendisini Eren’e benzetenlerin olduğunu söyleyen Beşel, saç şeklinin çekimler sırasında Eren’e benzetildiği bilgisini verdi.

“15 yaşına kadar yaşadığı çile, yokluk, cefa hep bu filmde oynanacak”

Eren’in annesi Ayşe Bülbül de 4 yıl önce yaşamının acılı ve hüzünlü döneminin başladığını söyleyerek, şunları kaydetti:

“Babasını da aniden 2016’da, (Eren’den) bir yıl önce kaybetmiştim. 2017’de Eren’i kaybettim. Babayla da 37 yıllık bir beraberliğimiz vardı. Babanın acısını daha unutmadan, yaşarken yavrumu yaşadığımız gecekondunun önünde şehit verdim. Eren’in kabri başında bu kadar dururum, eğlenir, konuşur, dua ederim.”

Oğlunun hayatının filmde işlenmesinin güzel bir duygu olduğunu dile getiren Ayşe Bülbül, “Benim yavrum unutulmayacak. Zaten unutulmamış. Benim yavrumun ismi çok yerde geçiyor. Yavrum Türkiye’de, dünyada anılan bir çocuk oldu, burada yaptığı fedakarlıkla.” değerlendirmesini yaptı.

Ayşe Bülbül, 15 yaşındaki oğlunun 10 yaşındaki bir çocuk gibi olduğuna vurgu yaparak, “O yaşa kadar yaşadığı çile, yokluk, cefa hep bu filmde oynanacak. Tabii ki benim için onları tekrardan yaşamak zor, izlemek de güzel bir duygu olacak.” dedi.

Eren’in vefatının yıl dönümü dolayısıyla hüzünlü, üzgün olduğuna dikkati çeken Bülbül, oğlunun şehadetinin ardından hayatının çok zorlaştığını, acısının ilk günkü gibi olduğunu aktardı. Ayşe Bülbül, “(Rahman) Benim evladımı, yavrumu canlandırdığı, benim yavrumun hayatını baştan sona oynadığı için çok sevinçliyim. Yavrumun bugün ölüm yıl dönümü olduğu için çok hüzünlüyüm. Neler hissettiğimi anlatmak çok zor benim için.” ifadelerini kullandı.

Ferhat Gedik’in eşi Cemile Gedik’i canlandıran Alayça Öztürk de senaryoyu okuduğunda paramparça olduğunu belirterek, “Ben buna bir film gözüyle bakamıyorum. Hayatta tesadüflere de inanmıyorum. Bu benim bakış açımı çok değiştiren bir film oldu Çok etkilendim.” sözleriyle duygularını dile getirdi.

Oyuncu Mutlunur Lafçı ise filmde canlandırdığı ve yakından tanımak için birlikte çokça vakit geçirdiği Ayşe Bülbül’ün 13 çocukla yaşamaya çalışan çok güçlü bir kadın olduğunu aktararak, “Karadeniz kadını vardır ya tam olarak Ayşe Abla odur benim için. Mücadeleci ruhu çok önemliydi ve rolü kurarken de tamamen bundan yola çıktık.”değerlendirmesinde bulundu.

You may also like...

Bir cevap yazın