Terörle mücadele balonundan çıkan kriz: Afganistan

ABD Başkanı Joe Biden’ın 14 Nisan 2021’de ülkesinin ve NATO üyelerinin askerlerini Afganistan’dan çekeceğini açıklamasıyla ülke tarihinde yeni bir sayfa açıldı. Açıklamayı takip eden dört ayda yaşananlar ise uluslararası toplum için kâbus senaryoları üretti. 2021 yılı başı itibarıyla ülkenin sadece kırsal kesimlerini kontrol altında tutan Taliban, ABD askerlerinin ülkeden ayrılmasıyla beraber İran, Pakistan ve Tacikistan sınırlarını kontrol eder hale geldi. Ağustos’un ilk haftasında 72 saat içerisinde 5 vilayet merkezini ele geçirdi. Taliban 1996’da yönetimi ilk ele geçirişindeki hataları tekrarlamadan, Kuzey İttifakı gibi kendisine direnebilecek bir koalisyon oluşmasına şans tanımadan iktidara yürüyor. 10 Ağustos itibarıyla Taliban ülke topraklarının yüzde 85’ini kontrol eder hale geldi. Peki, ABD’nin siyasi ve askeri karar vericileri nasıl olup da Taliban’ın bu denli kısa sürede Afganistan ulusal hükümetini ortadan kaldırabilecek kapasiteye sahip olabileceğini hesaba katmadı? 1975’te Saygon’un komünist Kuzey Vietnam kuvvetlerinin eline geçmesi gibi bir tecrübeye sahip olan süper güç ABD, Taliban konusunda hangi noktada yanıldı; yoksa aslında yanılmadı mı?

ABD’nin Afganistan’da bugün yarattığı durumu “bir dizi beceriksizliğin eklendiği öngörüsüzlük” şeklinde açıklayabilir miyiz? Yoksa ABD bilerek ve isteyerek Orta Asya, Güney Asya, Asya-Pasifik bölgesi ve Orta Doğu’nun kapısına bir Truva Atı mı bıraktı? Uluslararası toplum, ABD’nin Afganistan’dan çekilmesiyle işgalin sona ererek bölgeye barışın geleceğini zannederken, birbiri içine geçmiş sorunlardan oluşan kaos yumağını nasıl kucaklarında buldular?

ABD ve NATO’nun çekilmesiyle doğan boşluğu yalnızca askeri boyutuyla değil, insani ve ekonomik boyutuyla, sorun hâlâ Afganistan topraklarındayken dolduracak bir koalisyon teşkil edilmesi tek çıkar yol.

ABD’nin ani söylem değişikliğine dikkat!

Bu soruların cevaplarına dair fikir edinmek için ABD Savunma Bakanlığı’nın ve Amerikalı diplomatların 6-9 Ağustos tarihlerindeki açıklamaları ve hamlelerine kısaca göz atalım: Ağustos ayına kadar, sağladıkları hava desteğiyle Afganistan ulusal hükümetinin sahada askeri dengeyi koruyacağına ve Taliban’ı müzakere masasına oturmaya ikna edeceğine inanan ABD, sahadaki durumun dünyaya verdikleri mesajlarla açıkça çelişir hale gelmesiyle kullandığı dili tamamen değiştirdi.

ABD Savunma Bakanlığı Sözcüsü John F. Kirby 9 Ağustos’taki basın toplantısında Taliban’ın eski Başkan Donald Trump döneminde de sahada kazanımları olduğunu dile getirerek, örgütün ilerleyişinin Biden yönetiminin kararları ile doğrudan bağlantılı olmadığını ima etti. On gün öncesine kadar Taliban’ın vilayet merkezlerini ele geçiremeyeceğini iddia eden ABD’li yetkililerin açıklamalarının aksine Kirby, 72 saatte 5 vilayet merkezinin Taliban’ın eline geçmesinin endişe verici olduğunu söyleyerek, kentleri koruma sorumluluğunu Afgan halkının ve yönetiminin üzerine yıktı. ABD Savunma Bakanlığı sözcüsünün bir diğer önemli ifadesi ise ABD’nin 31 Ağustos tarihinden sonra Afganistan ulusal ordusuna hava desteği sağlamaya devam edip etmeyeceği yönündeki soruya dairdi. Kirby, bu soruya şimdiden cevap vermenin tartışmalı bir yaklaşım olacağını ifade ederek, bu desteğin de sınırlı olabileceği izlenimini yarattı. ABD’nin B-52 ağır bombardıman uçaklarını kullanarak başlattığı hava desteği Taliban’a ağır kayıplar verdirse de operasyonun maliyeti, uzun vadeli ve sürdürülebilir olmasını mümkün kılmıyor. ABD, B-52’lerin yıkıcı gücünü Vietnam’da da kullanmış, elde edebildiği sonuç Kuzey Vietnam’ı masaya oturtmak ve müzakereye razı etmek olmuştu. Aynı silahın Taliban üzerinde benzer bir etki yaratma ihtimali ise muğlak bir beklentiden öte değil. Nitekim, ABD yönetimi B-52 uçaklarının Taliban üzerindeki etkisini görmek ve vilayet başkentlerinin işgalini durdurmak için Afganistan Özel Temsilcisi Zalmay Halilzad’ı 8 Ağustos’ta ivedilikle Katar’ın başkenti Doha’ya gönderdi. Fakat bugüne kadarki tecrübeler, Halilzad’ın Doha’da görüştüğü barış müzakerelerini yürüten “Taliban Siyasi Bürosu” ve bağlı olduğu “Siyasi İşler Komisyonu’nun” etkisinin sınırlı olduğuna işaret ediyor. Doha’daki Taliban temsilcilerinin sahadaki “Askeri İşler Komisyonu”nun üzerinde bir etkisi olduğuna dair somut bir sonuç görülmüş değil.

ABD, bugüne kadarki müzakerelerde 2016’dan bu yana Taliban’ın liderliğini yürüten Mevlevi Hibetullah Ahundzade ya da Siyasi İşlerden Sorumlu Yardımcısı Molla Abdulgani Baradar ile doğrudan görüşme yapma olanağı bulabilmiş değil. Keza, Taliban’ın askeri operasyonlarının sorumlusu pozisyonundaki Molla Muhammed Yakub da doğrudan ilişki kurulabilmiş bir isim değil. ABD ve bölge ülkeleri Taliban yönetim şemasının dördüncü kademesindeki isimlerden öteye geçebilen bir diyalog tesis etmeyi başaramadı. Bu durum Moskova, Tahran ve Doha’daki görüşmelerin içeriği ile sahadaki gelişmelerin bambaşka istikametlerde ilerlediği bir süreci doğuruyor.

İngiltere ve Çin Halk Cumhuriyeti gibi ülkeler Taliban’ın uluslararası tanınma talep edeceği umuduyla daha ılımlı bir siyaset izleyeceğini beklerken, Taliban 1996’dan pek de farklı olmayan bir çizgide ülkede hakimiyetini tesis edecek adımlar atıyor. Ulusal hükümetin memurları, medya mensupları ve öğretmenler suikastlarla hedef alınıyor. ABD yönetiminin Afganistan’daki gidişata dair değişen söyleminin bir başka örneğine de 6 Ağustos Cuma günü Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde (BMGK) şahit olundu. BM Afganistan Özel Temsilcisi Büyükelçi Deborah Lyons, vilayet merkezlerinin ele geçirilmesiyle Taliban’ın insan hakları ihlallerinin farkına varırken Afganistan’ın bir dönüm noktasında olduğunu ilan etti.

Gelişmeler Ağustos ayıyla beraber ABD’nin Afganistan’a ilişkin söylemlerinde radikal değişiklikler olduğunu tasdikliyor. Peki, ABD’nin radikal söylem değişiklikleri ortaya çıkan riskleri 14 Nisan öncesindeki seviyeye geri döndürmeye yeter mi? Yoksa bu, tüpten çıkan diş macununu geri sokma teşebbüsünden mi ibaret?

ABD’nin Afganistan’dan çekiliş biçimiyle jeopolitik haritaya eklediği riskler

Afganistan’da 40 yıldır devam eden işgal, çatışma ve iç savaş süreçleri, beraberinde sonu gelmeyen bir göç hareketini de tetikledi. Nüfusu 40 milyona dayanan Afganistan’ın 2 milyon 800 bin vatandaşı kayıtlı ve kayıtsız olarak Pakistan’da yaşıyor. Afganistan’dan ikinci büyük göçü alan İran’da bulunan Afganların sayısı ise Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK) verilerine göre 800 bini buluyor. Ancak gayriresmî veriler bu sayının 3 milyona yakın olduğu yönünde. Yine BMMYK’ya göre, Türkiye’deki Afganistan vatandaşlarının sayısı 200 binin üzerinde. 2014-2021 yılları arasında Türkiye’ye ulaşan kayıtlı Afgan düzensiz göçmenlerin sayısı ise 500 binden fazla. Taliban’ın ülkenin tamamında kontrolü sağlaması halinde Afganistan’dan Avustralya, Avrupa ve Orta Asya cumhuriyetlerine büyük bir göç dalgasının tetiklenmesi kaçınılmaz kabul ediliyor.

Bugünkü Afgan nüfusunun yaklaşık yüzde 60’ı Taliban’ın yönetim anlayışıyla ihtilaf yaşaması kaçınılmaz olan etnik ve dini kimliklere sahip gruplardan oluşuyor. Nüfusunun yüzde 43’ünü 15 yaşın altındaki bireylerin oluşturduğu Afganistan, bu yönüyle de büyük bir göç potansiyeline sahip. Taliban rejiminden kaçmak isteyenlerin neleri göze alabileceğini anlamak için 6 Şubat 2000 tarihinde yaşanan bir uçak kaçırma olayını hatırlamakta fayda var. Kabil’den Mezar-ı Şerif’e iç hat seferini yapan Ariana Afgan Havayollarına ait Boeing 727 tipi yolcu uçağı, Taliban rejiminden kaçmak isteyen 9 Afgan vatandaşı tarafından 180 yolcu ve mürettebatı ile İngiltere’ye kaçırılmıştı. Bugünkü şartlarda Afgan vatandaşlarının çok daha trajik girişimleri göze alabileceğini tahmin etmek zor değil. Halen İran topraklarından Türkiye’ye gelen Afgan düzensiz göçmenlerin beklenen ana göç dalgasının parçası olmadığını da dikkate almak gerekiyor. Bu kişilerin çoğunluğu, büyük göç başlamadan önce, yaz mevsiminin uygun hava ve deniz şartlarından yararlanarak Avrupa’ya ulaşmayı hedefleyen, İran’daki ekonomik kriz ve yönetilemeyen Kovid-19 salgını ortamından bir an önce uzaklaşmaya çalışan Afganlar. Ana göç dalgası başladığı takdirde, bunun Suriye’den yaşanan göçün kat be kat üzerinde sayılara ulaşacağını tahmin etmek de zor değil. Potansiyel göç dalgası Avrupa, Avustralya ve Orta Asya cumhuriyetleri yönünde ilerlerken, yol üzerindeki ülkeler için karşılanması zor maliyetleri ve ölümleri de beraberinde getirecek. On hafta içerisinde nükleer silah üretmek için yeterli materyale sahip olacağı iddia edilen İran’a yönelik yeni yaptırım ve çatışma ihtimali gündemdeyken, milyonları bulabilecek bir göç dalgası, Tahran yönetimi için de denklemi daha karmaşık hale getirecektir.

Taliban’ın ilerleyişi ile yalnızca insanların değil, büyük miktarda konvansiyonel silahın da kontrolsüz dolaşımı gündemde. Taliban, önlenemez ilerleyişi sırasında, Afgan ulusal güvenlik güçlerine Batılı ülkeler tarafından tedarik edilen büyük miktarda hafif ve ağır silah ile aracı da ele geçirdi. ABD tarafından terk edilen üslerde konteyner dolusu havan topu mermisinin nasıl Taliban’ın eline geçtiği İngiliz haber kanallarında gösterildi. Taliban’ın ihtiyacının çok üzerindeki bu silah ve mühimmatın kısa süre içerisinde Filipinler, Tayland, Özbekistan, Tacikistan ile Afrika ve Orta Doğu’daki DEAŞ bağlantılı gruplarla diğer terör örgütlerinin eline geçtiğine şahit olacağız. Afganistan kaynaklı silah enflasyonu Çin Halk Cumhuriyeti ve Rusya’yı doğrudan tehdit edecek kaynakları da besleyecek.

ABD, 11 Eylül saldırılarının ardından Afganistan’a yönelik başlattığı harekatın teknik olarak bir işgal eylemi olmadığını, bir ulus inşa etmeyi hedeflemediklerini ve tek amaçlarının el Kaide’yi tehdit unsuru olmaktan çıkarmak olduğunu savundu. Çekilme kararlarını gerekçelendirirken de ABD topraklarını Afganistan’dan tehdit edecek bir terör tehdidinin kalmadığını dile getirdiler. Ancak Taliban ve DEAŞ türevi grupların güvenli bölge olarak görecekleri Afganistan, Asya ve Orta Doğu için terör tehdidi üretmeye devam etmeyecek mi? Görünen o ki, ABD geçen 20 yılda Afganistan’ı kontrol altında tutmak için harcadığı 1 trilyon dolardan fazla paranın artık, Rusya ve Çin Halk Cumhuriyeti başta olmak üzere bölge ülkelerinin sorunu haline gelmesine karar vermiş. Washington yönetimi, bütçesindeki bu yükü rakiplerinin sırtına yıkarak onları hem mali hem güvenlik düzeyinde meşgul edecek Truva Atını kapılarına bırakmış oluyor.

Afganistan kaynaklı göçün Özbekistan-Tacikistan-Türkmenistan istikametinde gelişmesi halinde halihazırda su kaynakları için birbiriyle çatışan bu ülkelerdeki istikrarsızlıklar daha da alevlenecektir. Bu ülkelerin gıda ve su güvenliği tehdit altına gireceği gibi, Çin Halk Cumhuriyeti’nin Avrupa’ya uzanan Demir İpek Yolunun, güney ve orta koridorları üzerindeki terör riski büyüyecektir. Rusya’nın yaklaşan tehdidi Orta Asya cumhuriyetleri sınırında karşılamak için başlattığı tatbikatlar şimdiden hem bölge ülkeleri hem de Rusya için savunma bütçelerine yeni yükler getirmeye başladı.

ABD’nin armağanı krizlere karşı direnç geliştirmek

ABD Başkanı Biden’ın Afganistan’dan 14 Nisan’da çekileceklerini açıklamasının ardından geçen 4 ayda şekillenen resim, ABD’nin, hasım gördüğü ülkelere, vizyon eksikliği ve beceriksizlik görünümü altında, farklı türlerde ve boyutlarda krizler armağan etme gayretinin varlığına işaret ediyor. İlk aşamada Türkiye, İran, Tacikistan ve Pakistan, Afgan sivillerin göçü için ABD tarafından hedef gösterilirken, Rusya ve Çin potansiyel terör tehdidiyle sınanacak. Tehditlerin türü gelecek iki yıl içerisinde çeşitlenecek, yayılacakları coğrafya ise genişleyecek. Afganistan kaynaklı göçün ve terörün tetikleyeceği sosyo-ekonomik ve güvenlik problemleri, Kuzey Afrika’dan Asya’nın Pasifik kıyılarına kadar yeni siyasi, ekonomik, etnik problemleri tetikleyecek.

ABD, tasarladığı iki cepheli Yeni Soğuk Savaş’ı yürütürken, Asya, Orta Doğu ve Afrika ülkeleri, kaynaklarını bugün gözümüzün önünde gelişen kaosun etkileriyle mücadele etmek için tüketecek. Afganistan kaynaklı krizin “öngörülemeyen sonuçları” ile yüzleşmek için, birinci dereceden etkilenecek ülkelerin önünde hâlâ az da olsa zaman var. ABD ve NATO’nun çekilmesiyle doğan boşluğu yalnızca askeri boyutuyla değil, insani ve ekonomik boyutuyla, sorun hâlâ Afganistan topraklarındayken dolduracak bir koalisyon teşkil edilmesi tek çıkar yol. BM’nin âtıl hale geldiği bir dönemde, ABD’nin uluslararası toplumu bilinçli bir şekilde krizle karşı karşıya bıraktığı göz önüne alındığında, Türkiye’nin yalnızca Kabil Havalimanını kontrol etmenin ötesinde, Avustralya’dan Avrupa Birliği’ne, Çin’den Hindistan’a kadar geniş bir coğrafyadaki ülkeleri ortak misyon etrafında bir araya getirecek şekilde Afganistan’a elini uzatması için şartlar uygun. Taliban, Afganistan’ın tamamını ele geçirdikten sonra yapılacak müdahaleler, henüz başladığı noktada söndürülmemiş orman yangını gibi kıtadan kıtaya atlayarak 100’den fazla ülkenin kapısını çalacaktır.

[Gazeteci Mehmet A. Kancı Türk dış politikası üzerine analizler kaleme almaktadır]

​​​​​​​

You may also like...

Bir cevap yazın